Mustafa Serdar tarafından yazılan gönderiler

Lütfen Resim Paylaşımlarınızı Galeri Üzerinden Yapınız. Ek Dosya Yükleme İptal Edilmiştir..

Bizimle Paylaşmak İstediğiniz Resimlerinizi Galeri Dışında Link Olarak Vermek Yasaktır. Galeriye Nasıl Resim Yükleneceğini Bilmiyorsanız Lütfen Konumuzu İnceleyin Buradan Açtığımız Konuyu Ziyaret Edebilirsiniz.

    Kundağın islatıldığında aldığı orijinal rengini verir, + renk istersen ham ahşabı su bazlı ahşap renklendirici ile renklendirmelisin, bu konuda Bauhause da alman malı Clou marka su bazlı ve oldukça geniş ara renkleri olan boyalar var, ben bunlar ile mükemmel sonuçlar aldım, Kayın bir kundağı ceviz rengi ile renklendirip, bu cila ilede cilaladım, sonuç mükemmel ve ötesi, abartmıyorum.

    gladiatorun bilindiği gibi 3 farklı güç ayarı var.660fps - 760fps - 960fps diyelim kabaca.acaba modlama ile bunun diyelim ki 660fps - 760fps - 1200fps şeklinde ayarlanması mümkün mü?

    Tabiki yapılabilir ve yüksek tüp hacmi sayesinde en az 50 stabil atış yapar ama zahmetli bir is, ama bunun için silahın valf sisteminin ve arkasından çekiç ağırlığının artırılması gerekir.

    Mümkün ayar diskinin en büyük deliğini büyüterek elde edilebilir Mustafa bey daha iyi cevap verebilir.Ama ben olsam sadece yayı sertleştirirdim.

    Hayır serkan, disk genişletilerek hızı artmaz, çünkü diskteki en büyük port 4mm iken valf çapıda 4 mm, yayı sertleştirmekteçözüm olmaz, bu portları genişletip yayı güçlendirmek iş bilmezlerin başvurduğu bir yöntemdir, AA S410 orijinal 860fps hızını ne çekiç yayını güçlendirerek, ne valf yayını zayıflatarak, nede portları genişleterek güç üretemezsiniz, üretseniz üretseniz, 100 fps daha artırablirsiniz, oysa hiç bir yerini oynamadan sadece çekiç ağırlığını artırarak S410 da 200 ila300 fps artı hız elde edebilirsiniz, bendeki S410 16 grains pelet ile 1365 fps hızda atış yapıyor.

    Seri atışlarda bir arkadaşımızın yaptığı 30 metredeki gurba konuşuyorum 300 metrede yine kırar tabiykide biraz şans. 1000 fps modlanması süper olmuştur elinze sağlık .

    Serkan, öncelikle belirteyim, bu silah seri atış yapmaz, yarı otomatikdir ve arkadaşın 30 metrede nasıl bir gurup yaptığını bilmiyorum ama 100 metrede ben 4 santim gurup yapabilyorumki, mach grade L&W namlu ile benden daha iyilerini yapanlarda var, birde ben 300 metrede attığını vurur demedimki sen şans diyorsun, ben 300 metrede şişe kırar dedim, bana 300 metrede her attığını vuran 5,5 kalibre bir havalı tüfek gösterirsen bende almak isterim.

    Atışlarını 100 metrenin altında düşünüyorsan ve 4000 liran varsa haklısın.

    100 metre ve üzeri atış yapamıyormuymuş Serkan bu Revolution? kim söylüyor bunları, Revolutionlarda ilk Türkiyeye ithal edildiğinde yaşanan talihsiz 2 olayamı bağlıyorsunuz? şu anda Revolutionlarda geri dönüşümlü modlama, hemde sadece 10 dakikada hazırlıyorum ve 16grains pelet ile 1000fps hız, 960fps hıza sahip Gladiator 300 metreden şişe kıracak ama Revolution 100 metre altında alınacak bir silah ???

    Ayrıca Emporto Emre ve Göktuğ kardeşlerin aldığı 1 adet Revolutionu ben bizzat geçtiğimiz kış onardım ve en az 50.000 atış arıza yapmayacak garantisi verdim, üstelik 1000fps hıza sahip, otomatik sistemide 220 bar ve 90 bar arası çalışmakta.

    Togay güzel bir çalışma olmuş ellerine sağlık, ayrıca cila konusunda benim fikrim, kundağa vernik yerine yağ sürmen, tik yağı damarları güzel ortaya çıkarıyor ama bu seferde aşırı mat bir görüntüsü oluyor, ben bunu aşmak için yeni bir ahşap cilası buldum, hatta YataGuna da satışa koydum, bu cilayı ham kundakta kaynar su olan bir kapta eritip fırça ile uyguluyorsun, ağaç mükemmel bir şekilde cilayı emiyor, sonrasında iyice kuruduktan sonra pamuklu bir bez ile hızlı hızlı siliyorsun (parlatıyorsun) sonuç olarak saten parlak bir kundağınız oluyor, en güzel tarafı ise, kundağın bir yerini zedelediğinizde o bölgeyi hafif bir zımpara ile düzeltip bu cilayı sürdüğünüzde tamir olduğu farkedilemiyor,


    https://www.yatagun.com.tr/detay.asp?Jans…chs=&ID=967

    [Resim Engellendi: https://www.yatagun.com.tr/XD6N3Y5I6K4V2Z5A1Q0T1Z.jpg]

    üstadlarım yatagunde fx t12 de 2 tane fps birimi verilmiş biri 870 diğeri 930 şimdi yanılmıyorsam mustafa abi ufak bir ayarla 930 fps basınca çıkartıyorum demişti benim sorum 870 fps de kaç güçlü atış yapılır 930 fpsde kaç güçlü atış yapılır?? saygılar

    Bu sorunun yanıtı zaten YataGun'da mevcut,

    http://www.air-arms.co.uk/products_S400_FAC.html bu orijinal sitesinin linki. Silahı inceleyen üstatlar bu silahı efsaneler arasında kabul ederler. Silahın en büyük avantajlarından birisi mükemmele yakın bir tetik tertibatı vardır. Hassasiyeti 150 gramlara kadar düşürülebilir diye okumuştum. En büyük dezavantajları ise bolt kolunun geride olması ve soldan ve kendinden indexlemeli bir şarjörü olmasıdır. bunların nasıl dezavantaj olduğuna gelince bolt kolunun geride olması kaynak noktanı değiştirmeden atış yapmanı engeller ve bolt kolu tam geriye çekilmesi gerekir silahın tam kurması için bu nedenle biraz ağırdır herhalde bende tam olarak bilemiyorum. soldan ve kendinden indexlemeli şarjör ise dürbününde paralax tekeri kullanman konusununda sıkıntı yaratır. Silahın kullanma kılavuzu linkte mevcut orada eğer ingilizcen varsa rahatlıkla sorularına
    cevap bulablirsin. tabi ki kullanan arkadaşlar daha ayrıntılı yorum yapabilirler, bunlar benim okuduğum kadarıdır.
    sonsuz saygılarımla

    Burada bir yanlışlık var, S410 un şarjörü kendinden indekslemeli değil, kendinden indekslemeli şarjör sadece FX Revolution ve T12 de kullanılıyor, kendinden indeksleme demek, silahın her kuruluşunda özel bir şarjör çevirme mekanizmasına ihtiyaç olmadan yay gücü ile kendiliğinden dönen şarjördür, oysa AA S410 un şarjörü böyle değildir, silah üzerinde özel bir şarjör çevirme mekanizması mevcuttur ve silah her kuruluşunda bu mekanizma şarjörü çevirir.

    Birde modifiyeye uygundur demekte yanlış bence çünkü modifiyeye uygun olmayan pcp mi varki, sonuçta tüm pcp silahlar modlanabilir,

    Selçuk, 1. maddede bahsettiğim basit, 6 patlar toplu tabancayı hayal et, mermiyi nereden korsun? topun arkasından, bunda peleti topun önünden peletin kıçını önce sokarak yerleştiriyorsun,
    2.maddede, zaten namlu başlangıcında havşa var, mesele zaten yumuşak ve zayıf olan pelet hızla namluya girdiğinde her seferinde tam düz girmeyebiliyor, hafif yamuk girdiğinde o pozisyonda namluda şekil alıyor ve namludan çıkan pelet fırıldak gibi gidiyor, oysa aynı şarjörü kullanan shingsung Career infinity ve sumatra 2500 de bu sorunu halletmişler ve pelet itici peleti merkezden namluya oturtup setlerin peleti kesmesi sağlanıyor.

    Şunu yapsak bunu yapsak ciddi masrafa yol açar ve sonuç alınabileceğine inanmıyorum, ancak bu silahta solid pelet kullanılırsa bu sorun ortadan kalkar diğer türlü klasik peletlerle çok zor, zaten bu silah aşırı hassas atışlar ve gurupman yapabilmek için üretilmemiş, amacı belli, yani amacına göre güzel tüfek ve sende bu silahın üretilme amacı doğrultusunda büyük hedefler için kullanacaksan güzel bir silah.

    Selçuk, Ar6 horozlu oluşu benimde zamanında beğenimi kazanmıştı ve AKINCI37 nin AR6 sını Gladiator ile takasa almıştım ve hatta kundağı kırıktı ve Tumbhole kundak getirtildi ve onu taktım, görüntü olarak hoş,


    İsabet konusunda Evanixlerde namlu öyle kötü sınıfında değil, tamam bir Lother Walther değil ama yinede kaliteli bir namlusu var, AR6 da isabeti olumsuz yönde etkileyen en önemli faktörler,

    1-) Peletin şarjöre önden etek kısmından yerleştirilmesi sırasında ister istemez eteklerde dalgalanma oluyor ve bu isabeti negatif etkiler,
    2-) Horozlu sistem olmasından dolayı pelet şarjör içinde iken, tetiği ezersiniz ve yüksek hava basıncı ile pelet şarjörden namluya giriş yapar ve bu durumda ister istemez setlere oturmaya çalışan pelet hasar alır yada yamuk oturarak namluda ilerler, burada illaki pelet bir pelet itici sistemi ile manuel olarak namluya yerleşmiş olmalıdır, Rovelwer tabancalardada durum aynıdır ama onlarda bizim pelet etekleri gibi etek yoktur ve çaplarınında büyüklüğü sayesinde yüksek ağırlıkla isabetlilik peletlerde olduğu kadar kötü etkilenmezler,
    3-) Tetik ayarı yoktur ve tetik ağırlığı yaklaşık 2 kg dır, bu seviyede ağır bir tetiği ezerken ister istemez azda olsa isabetlilik negatif yönde etkilenecektir,


    Yani uzun lafın kısası hassas gurupman yapmayı düşünüyorsan bu silahtan uzak durmalısın, sen AR6 yı ne yapıyorsun dersen, ben 9mm L&W namlu taktım, mermilerimi kendim üretiyorum, yeri gelmişken AR6 sı olupta daha fazla güç isteyen arkadaşlarım, ben Horozdaki deliğe 6 metrik klavuz çektim, 6 metrik paslanmaz 4 santimlik bir allen vidanın üzerine birde paslanmaz airsoft namlu borusu kesip bu vidaya giydirip horoza sağdan vidaladım, bu sayede horoz ağırlığını artırmış oldum ve güçte yaklaşık %20 fark etti, ayrıca kurmasıda bu taktığım kol sayesinde son derece rahatladı.

    abilerim hillman 3*12-42 mm mildotu süperpozeye takmak istiyorum.

    takılabilirmi? yada takmam için nasıl bir ayak almam lazım? yatagunda varmı?

    yardımcı olursanız sevinirim şimdiden teşekürler. saygılar.

    Silahının dürbün kızağı 9 - 11 mm ise altta linkini verdiğim ayaklar içinde Ekstra Pin özellikli olanı işini görür, oldukça güçlü ayaklardır.

    https://www.yatagun.com.tr/detay.asp?Yatagun_Powerful_Mount _=&ID =961

    [Resim Engellendi: https://www.yatagun.com.tr/XD30mm%20y%C3%BCksek(1).jpg]

    Diana mod 48 ve mod 54 sanki bu iş için üretilmiş. ;şrofls;.

    Vazgeç Musa, kurması çok zorlaşır, boyu kısaldığı için tepmenin isabete aşırı negatif etkisi olur, birde tepme isabete negatif etkisi olsa ateşli silahlarda isabetsiz olurdu demişin biryerde :) 1) pistonlu (yaylı - gasram) silahlardatepme önce geri sonra ileriyedir ve Denizin dediği gibi, henüz silahın titreşimleri devam ederken pelet namluyu terkettiği için isabete kötü etki eder, Diana Mod54 istisnadır, kayar sisteminden dolayı.

    Sevgili Volkan,


    Yazını okuduktan sonra kısa bir araştırma yaptım ve sözlerinin doğruluğunu büyük bir çoğunluğunda onayladığını gördüm, bilgilendirme için teşekkürler,
    Milli ve manevi değerlerimize yapılabilecek her türlü olumsuzluğun mutlak karşısında olmakla birlikte, ben şahsım adına "ilim çindede olsa gidin ve öğrenin" Hadisi şerifi ışığında şayet bir kafir bile olsa yazdığından birşeyler öğreneceksem mutlaka bunu yaparım, insan aklı doğru ve yanlışı ayırabilecek niteliklerdedir ve ben Aşk romanını okuduğumda benim manevi değerlerime saygı ve yüceltme bulduğum içindirki bu kitabı tavsiye ettim, isteyen katı milliyetçilikle okumaz, isteyende öğrenme adına okur. ^^

    Tüfeği 4. veya 3. söküşüm artık sök tak ben yalama olacam ama sökme takmada usta oldum :)

    Şimdi sorun dediğim gibi çıktı ölçülerde sorun var yay dengeliyicisi kısaltmam lazım..

    Kısaltma işlemide yay çekiçi ile aynı oranda olsa yeter heralde....

    Yukarıda söylediğim gibi, yay olmadan yay dengeleyici ve yay tutucuyu pistona sokun ve yay tutucunun şapkası ne kadar dışarda kalıyorsa o kadar yay tutucunun ucundan kesin.

    Yay tutucunun ucu ile piston çakışıyordu takarken biraz sağ sol girdi takdım şimdi 2 kişi...

    Girdiğine göre bir sorun yokdur heralde...

    Tüm araştırmalarda baktım plastikle aynı boyda yapılmış..


    Ben en az 15 tane Mod54 söktüm ve çoğunda plastik yay tutucunun boyları farklı idi, bazılarında yay ucunda teflon yay dengeleyiciler vardı, bazılarında yoktu, var olanlarda tabiki plastik yay tutucu ile çelik aynı boyda olmalı, umarım silahını kurduğunda tetik tutar. :)

    Boyların sağlamasını yapmak için piston içine yay dengeleyiciyi sokun, sonra yaysız halde yay tutucuyu takın, yay tutucunun şapkası pistonun eteğine sıfır dokunmalı.

    Tavsiyelerini dikkate alacamda abi yalnız bir sorun var yayı çıkarttığım gibi düzdüm pimleri takacam ama pim yerine kadar biraz gidiyor sonra hiç gitmiyor yayda esnemiyor bir sorun mu var ben mi yanlış yapıyorum...

    Tetik kurulu olabilir, tetiğe bas ve tekrar dene, yine girmiyorsa yay tutucunun boyunu plastik yay tutucu ile aynı boyda yapmak gibi bir hata yapmışındır, çünkü yay ucuna yay dengeleyici taktın, bu yay dengeleyicinin boyu kadar yay tutucunun ucundan keserek kısaltman gerekir,

    Değerli arkadaşlar,

    Sizlere son günlerde çok konuşulan bir kitabı mutlaka ama MUTLAKA okumanızı şiddetle ve hararetle öneriyorum, Okuyan arkadaşlarımızda kitap hakkındaki görüşlerini bu başlık altında paylaşabilirler,

    Toplumlardaki ahlaki yozlaşmanın doruklarını zorladığı bu çağda bu tür eserlere ne derece ihtiyacımız olduğu kaçınılmaz bir gerçektir.

    Yazar Elif Şafak hanımefendiyi bu eseri bizlere kazandırdığı için ayrıca tebrik ederim.

    **********************************************************************

    Elif Şafak'ın son romanı Aşk dün piyasaya çıktı. 2000'lerde Boston'da yaşayan Yahudi bir ailenin üyesi, orta yaşlı ev kadını Ella Rubinstein ile, 1200'lerde Konya'da yaşayan Mevlana'nın ne ilgisi olabilir? "Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur." diyen Şafak, sorunun cevabını 'Aşk'ın içinde bulacağınızı söylüyor.

    Roman boyunca Mevlana'nın söylediği, "Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." sözü üzerinde düşünen ve okuru da düşünmeye yönelten Şafak hem romanını, hem de aşkın kendisini nasıl dönüştürdüğünü anlattı.
    İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?
    İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.
    Genelde ülkemizde roman okurunun olmadığından şikayet edilir, siz tam tersini söylüyorsunuz?
    Çünkü kişisel tecrübem o yönde değil. Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Öyle bir okur ki, onları aldatamazsınız, kandıramazsınız. Romanı çok seviyor, sahipleniyor, kendi hayatının içine çekiyor. İmza günlerinde hep dikkatimi çeken bir şeyle karşılaşıyorum. Bir romanı tek kişi okumuyor. Aile boyu roman zinciri kuruluyor. Kitabı okuyan annesine, kız kardeşine, yengesine veriyor. Bunlar istatistiklerin dikkate almadığı ayrıntılar.
    'Aile boyu kitap okuma' durumu bize özgü bir şey mi?
    Evet bu Türkiye'ye özgü bir şey. Batı'da bu kadar yok. Ülkemizde yazar olmanın zorlukları var ama her şeye rağmen romanın bizde daha çok itibar gördüğünü düşünüyorum. Amerika'da o kadar çeşit kitap çıkıyor ki, o çeşitlilik içinde bir eser çok çabuk buharlaşıyor. Kayboluyor. Türkiye'de yazı buharlaşmıyor. Bu ülkede edebiyatı besleyen çok önemli bir havza var. Bu çok güzel, fakat burada da romana aşırı anlamlar yüklüyor, bunun bir kurgu ve hayal ürünü olduğunu unutuyoruz galiba.
    'Aşk'ı yazmak nasıl bir duyguydu?
    Bu benim dokuzuncu romanım. Her biri özeldi ama bu romanımın yeri ayrı galiba. Yazarken o sürece kapılıp gidiyorum. Hesap yapmıyorum. 'Şimdi bu roman nereye gidecek. Okurlar ne düşünecek, eleştirmenler ne diyecek?' Bu tür kaygıların hepsini bir çekmeceye koyup kapatıyorum. Sadece hikayenin içine giriyorum. Yazdığım karakterlerle; Ella, Aziz, Şems ve Mevlana'yla yaşadım. Gönülden sevdiğim karakterleri anlattım.
    Bu kitap aşkla yazıldı. İnşallah bu duygu okura da geçer. Çünkü aşkla okunması gereken bir roman.
    Kitapta 'aşk'tan çok 'aşk şeriatı' üzerine yazdıklarınız etkileyici. "Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada aşk şeriatı daha büyük önem kazanmakta" diyorsunuz. Aşk şeriatı nedir?
    Aşk şeriatı bana ait bir kavram değil. Mevlana'nın kullandığı bir kavram. Mesnevi'de Musa ile çobanın hikayesinden sonra diyor ki: 'Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." Bu ifade benim kafamı kurcaladı. Çünkü biz içinde yaşadığımız toplumda özellikle Türkiye'de aşkı cinsellikle, kuralsızlıkla, daha dünyevi algılıyoruz. Şeriatı ise hep kurallarla, yasaklarla, parmak kesmeyle, korkuyla anıyoruz. Bu iki kavram nasıl yan yana gelmiş? 800 sene önce bir alim böyle bir laf ediyor. Halbuki biz bugün insanları etiketliyor, öteliyor, Ötekileştiriyoruz. Bunu kimi zaman din adına, kimi zaman ideoloji adına yapıyoruz. Özü unutuyoruz. Biçime takılıyoruz. Bunları düşünmek benim için bir düşünce egzersiziydi.
    Bu egzersiz sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı?
    Mevlana'nın anladığı anlamda "Aşk şeriatı"nda birlik var. Ayrımcılık yok. Ama birliğin olması için de insanın 'benlik zannı'nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir 'ben' zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz. Dolayısıyla iki ayrı ses var. Benim içimde de iki ayrı ses var. Bunları düşünmeyi, okura da düşündürtmeyi seviyorum.
    Romanda Şems'in 40 kuralı var. Hepsi birer ders gibi. Bu kurallar nasıl oluştu?
    Bunlar tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani Şems'in kendi yazdığı kurallar değil. Sonuçta bu bir kurgu. Tabi ki ben tasavvuf okumalarımdan çok beslendim. Sadece Anadolu Sufizmini değil, Pakistan, Hindistan, Amerika ve Avrupa'da yaşayan Sufizmi de ilgiyle takip ediyorum. William Chittick'in Şems'in biyografisini de dikkatle okudum. Tabi ki tasavvufun bir manifestosu yok. Ama evrensel, ortak bir özü var.
    40. kuralda; "Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur..." diyorsunuz. Romanda Ella ile Aziz'in aşkı ile Mevlana ve Şems'in birlikteliği aslında iki aşk arasındaki ayrıma işaret etmiyor mu?
    Aynı şeyler değiller ama birbirlerinden kopuk da değiller. Ella gibi nice kadın var. Çocuklarını büyütmüş, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hissediyor, arayış içinde. Amerika'da Mevlana'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence. Mevlana geceleri düzenliyorlar. Şiir dinletisi programları yapılıyor. Mesnevi'den pasajlar okuyup tartışıyorlar. Dünyanın her yerinden insanı kendine çeken manyetik ve mistik bir çağrısı var Mevlana'nın.
    Geç de olsa bu ilginin farkında vardık aslında. Semayı izlemeye gelenlerin çoğunun yabancılar olduğunu görüyoruz.
    Tabi doğru. Sırf rüyasında Mevlana'yı görüp Konya'ya gelen insanlar var. Sihir gibi. Amerika'da en çok okunan şair Rumi. İslam dünyasının Shakespeare'i diye biliniyor. Romanda bunlara bakmak istedim. Boston'da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella için Mevlana ne ifade ediyor? Bir yandan da şu var: Ella hem dünyevi hem ruhani bir aşk yaşamak istiyor. Çünkü Aziz'i tanımadan seviyor, onun bedenine değil kelimelerine aşık oluyor. Bu benim için önemli bir bilmeceydi. Bir insanı tanımadan, kelimelerine aşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz? Şems'in de Mevlana'ya ilk söylediği şeydir: 'Gör beni.' Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var. Ayrımcılık yok. Çünkü aşk bu hayatın motoru. Var olma sebebimiz. Arayışımızın nedeni...
    Aşk sizce bu dünyaya ait bir duygu mudur?
    Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur. Sizi alıp sınırlarınızın ötesine geçirir. Kendinizi aşmaya yöneltir. Bence aşkın özünde dönüşüm vardır. 'Ben aşık oldum ama hâlâ aynı insanım' diyorsak, orada bir sorun var demektir. Aşk tam da benliği eritmektir. 'Ben' olmaktan çıkmaktır. Materyalist dünyanın çok ötesine geçiren bir gücü var aşkın.
    Sizi nasıl dönüştürdü?
    Beni bambaşka bir insan yaptı. Romanda diyorum ki her insan tamamlanmamış bir sanat eseridir. Beşeriyet denilen eser kusursuzluğu hedefler. İşte bu yolda bizi pişirecek olan şey aşktır bence. Beni de aldı, silkeledi, yeniden yoğurdu. Eskisine göre çok daha uyumlu, daha huzurlu bir insan yaptı.
    Sabah ezanını aşka benzettiğiniz bir tanım var: 'Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi.' diyorsunuz. Seher vakti size ne hissettiriyor?
    Sabah ezanının çok özel olduğunu düşünüyorum. Size de olmaz mı, duyduğunuz an içinize bir ürperti gelir. Ruhani bir şey... Bütün ezanlarda var diyeceksiniz belki ama sabah vaktinin ayrı bir tılsımı var... İnsanı tatlı uykusundan uyandıran bir güç var orada. Bir de açıkçası biz sabah ezanını layıkıyla duymuyoruz. Kulağımızla işitiyoruz ama yüreğinden duymak başka bir şey.

    [Resim Engellendi: http://medya.zaman.com.tr/2009/03/07/safak01.jpg
    Dinlemek için gittiğiniz özel bir mekan var mı?
    Bu öyle bir şey ki sizi her an yakalayabilir. Evinizde derin uykunuzdan uyandırabilir. Bir şehirde otelde kalıyorsunuzdur. Camı açarsınız, birdenbire o ses içeri dolar. Bunun özel bir mekanı yok.
    Romanı okurken, 'İlahi aşk yaşamak isteyen ama nazlanan bir kadın'la karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Siz ne dersiniz?
    Böyle düşünmemiştim ama düşüneceğim söylediğinizi. Bir yanda tabi ki O'ndan vazgeçemiyorsunuz, bir yanıyla bazen O'na nazlanıyoruz galiba. Hepimizin gelgitleri var. İnsan böyle bir mahluk zaten. Ama roman bittikten sonra yazara değil okura aittir.
    Allah'a nasıl bir yakınlık duyuyorsunuz?
    Türkiye'de inancı konuşmak kolay değil. Çünkü önyargılı bir toplumuz. Çok bağnaz olabiliyoruz. Bağnazlığı dar bakış açısı olarak kullanıyorum. Bağnazlık belli bir kesime has bir şey değil.
    Solcusu da, sağcısı da, feministi de bağnaz olabiliyor. Bağnazlık kendi bakış açını, tek doğru bakış açısı zannetmek. Bu kadar önyargının ve yaftalamanın olduğu yerde samimiyetle inancı konuşmak kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim. Benim için O'nunla ilişki kurmak önemli bir mesele. Bunun bir arayış olduğunu düşünüyorum. Kimse 'ben inanıyorum' deyip son noktayı koyamaz. Hayat sürekli bir imtihanlar silsilesi. Kendimizi bazen çok şey biliyor zannediyoruz, sonra bir düşüyoruz hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz.
    Hiç kimse için imanın ispatı yok.
    Evet o ispatlanabilecek ya da 'buldum' deyip sırtını yaslayabileceğin bir şey değil. Benim için uzun bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim. Bu yolculuğun inişleri, çıkışları var. Ama arayışın güzel olduğunu düşünüyorum. Benim için kıymetli bir mesele.
    Romanda da çobanın Yaratanı'yla kurduğu ama Musa'nın anlayamadığı hatta çobanı yargıladığı bir iletişim biçimine rastlıyoruz. Siz nasıl bir dil geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz?
    Aslında herkes kendi meşrebince konuşur. Güzel olan da bu gibi geliyor bana. Romandaki Musa ile çobanın hikayesi benim için önemliydi. Çoban Hak'la kendi bildiği dilden dua ediyor. Öyle şeyler söylüyor ki, "Allahım ben senin ayaklarını yıkarım, koyunlarımı senin için keserim. Pilavına katıp yersin." diyor. Musa bunları duyduğu zaman çok hiddetleniyor. Duasını bölüyor. 'Sen nasıl böyle konuşursun' diye kızıyor. Ama aynı gece Hak onu rüyasında ikaz ediyor. "Sen buluşturmaya mı, ayırmaya mı geldin. Bırak, nasıl içinden geliyorsa öyle dua etsin.
    Biz dile değil, kelimelere değil, gönle bakarız." diyor. İnsanları yargılamadan, yaftalamadan, kendi durduğumuz yeri büyük zannetmeden, inancın özüne bakmak gerek. Bunu yapabilirsek daha evrensel, kucaklayıcı ve barışçıl bir yerde durabiliriz. Romanda Şems ne diyor? "İnancın büyük olsun, ama inancınla büyüklük taslama!"
    Mevlana'nın eşi Kerra'nın bir iç konuşması var: "Müslümanlığa geçerken benim esas zorlandığım husus Meryem'i terk etmek oldu. Bunu kimseye söylemedim. Mevlana'ya bile. Ama Meryem'in o müşfik, kahverengi gözlerini özlüyorum..." diyor. İlerleyen sayfalarda Şems, Kerra'nın bu endişesine cevap veriyor: 'Meryem Ana'yı özlemene gerek yok. Çünkü onu terk etmene gerek yok. Eğer bir kadın Peygamber gelseydi, o hiç şüphesiz Meryem olurdu... Müslüman bir kadın da Meryem Ana'yı hayırla, duayla zikredebilir." Sadece Hıristiyanlar değil, bizler de Hz. Meryem'in İslam'daki önemini kavrayamıyoruz... Bu diyaloğu yazarken neler düşündünüz?
    Romandaki Kerra sonradan İslamiyeti seçen bir kadın. Onun psikolojisine eğilmek istedim. Müslüman olan bazı Hıristiyan kadınlar böyle bir tereddüt yaşayabiliyor, bunu gözlemledim: "Meryem'i terk etmem gerekiyor mu, onu geride bırakmalı mıyım, eski önemini yitirecek mi?' Hz. Meryem, Hıristiyanlıkta dinin şefkate açılan en önemli kapısıdır. Tanrı'ya dua etmek isteyen Meryem'le kurar iletişimini. Bu endişeleri taşıyan kadınlar için tasavvufun Meryem'e pozitif bakışı kucaklayıcı ve evrensel bir cevap olabilir.
    Ella gibi kadınlar çok fazla Avrupa'da ve Amerika'da değil mi?
    Evet, Ella gibi kadınlar çok fazla. Türkiye'de de çok fazla. Isparta'da ya da Rize'de yaşayan bir ev kadınına Ella gibi karakter ne ifade ediyor? Ella ilk bakışta Amerika'da Boston'da yaşayan Yahudi bir kadın. Zengin bir hayatı var. Ama bir sıkışmışlık, eksiklik hissi içinde. Bu hissi belki Burdur'daki, İstanbul'daki, İzmir'deki kadın da biliyor. Zahirideki ayrımları kaldırdığınızda altta kalan hikayeler benzer ve evrensel. Birbirimizle bu noktalarda empati kurabiliriz. Mutsuz bir evliliğin içine hapsolmuş ama oradan çıkmak için veya kendini dönüştürmek için çaba göstermeyen, hayatı akışına bırakan çok insan var.
    Cesaretleri yok belki de, Ella cesaretli bir kadın.
    Evet cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bütün hayatını planlar, programlar yaparak geçiren bir kadın. Böyle birçok insan tanıdım. Çantalarına ajandalar, özel notlar koyan, üç ay sonrasını inceden inceye planlamış. Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümüydü benim için. Çünkü Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Aslında kimse kimseye yarını vaad edemez bu dünyada. Ama öyle zannediyoruz ve öyle yaşıyoruz.
    Mevlana'nın kitaplara konu olması, organizasyonlarda ilgi görmesi, bir yandan kıyasıya eleştiriliyor. Bir yandan da çok değerli çabalar olarak görülüyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.
    Tüm dünyada Mevlana'ya ilgide muazzam bir artış var. Bu çok güzel bir şey. Bu dönemde yapılan kalıcı eserler kalır, geçici hevesler uçar. Oysa kimileri eleştiriyor, "bu bir modadır" deniyor. Öyle olsa bile, ki bence değil. Çünkü moda için kimse Amerika'dan kalkıp yolara düşüp Konya'ya gelmez. Muhakkak ki bir ruhani çağrı var ve o insanlar bu çağrıyı duyuyor. Bizim de bunu küçümsemeye hakkımız yok. Hele niyetten şüphe etmeye hiç hakkımız yok. 11 Eylül sonrasında çok ciddi bir İslam fobisi oluştu Batı'da ve bu fobinin aşılabilmesi için gene İslam dünyasının içinden çıkacak değerlerin görülmesine ihtiyaç var.

    Alıntı - Ropörtaj : Sevinç Özarslan

    o zaman oringi çıkartıyorum hocam sağolasın daha toplamaya geçmemiştim..

    Toplamadan son tavsiyeleriniz nedir?

    Yayın etfarına flim yaptım zararı olmaz dimi?

    Hayır zararı olmaz eğer yay, film ile birlikte piston içine rahat giriyorsa, yeşil gresi piston etrafına sür, silindir iç duvarına eser miktarda sür ve sonra pistonu silindir içinde 3 - 5 kez ileri geri hareket ettirip silindir yüzeylerine gresin yayılmasını sağla, sonra pistonu çıkarıp olası silindir dibine ve piston keçesi önüne sıyırdığı gresleri sıyırarak al, tetik tertibatında kesinlikle ince dikiş makinası yağı benzeri yağ kullan, yaptırdığın yay tutucu ve yay dengeleyiciye ısıl işlemle sertleştirme yaptırki yay bunları tıraşlamasın, hatta 2 adet sarı pirinç sürgülerin millerinide yeşil gres uygulayabilirsin daha soft hareket eder, bu kısımlarda oluşacak titreşim seslerinide absorbe edecek.