Serdar102 tarafından yazılan gönderiler

Lütfen Resim Paylaşımlarınızı Galeri Üzerinden Yapınız. Ek Dosya Yükleme İptal Edilmiştir..

Bizimle Paylaşmak İstediğiniz Resimlerinizi Galeri Dışında Link Olarak Vermek Yasaktır. Galeriye Nasıl Resim Yükleneceğini Bilmiyorsanız Lütfen Konumuzu İnceleyin Buradan Açtığımız Konuyu Ziyaret Edebilirsiniz.


    SAVAŞTIK
    Barış, istedim.
    Savaş, dediler.
    Evet, dedim.
    Savaştık.
    Yenildiler.
    Ben, dedim.
    Sensin, dediler.
    Çekip gittiler.

    -------------------------------------------------------

    KURTULUŞ SAVAŞI'NI BEN BAŞLATTIM
    Sıfırdan zirveye çıktım
    Vatanı kurtardım
    Bin yıl geçse bile
    Dünya beni unutmaz.
    * * * *
    Osmanlı çökmüş, bitmişti.
    Külü bile kalmamıştı.
    Anadolu'da özgürlük ateşini yaktım
    Kurtuluş Savaşı'nı ben başlattım.
    * * * *
    Anadolu halkı gururla
    Benim yanımda oldu
    Düşman siperleri kurşunla,
    Bombayla doldu.
    * * * *
    Ey genç yeni nesiller!
    Türkiye Cumhuriyeti'nin fedaisi olun.
    Hiçbir şeye boyun eğmeyin
    Özgür ve bağımsız kalın.

    -------------------------------------------------------

    KİMSE BENİ SEVMESE DE BU VATANI KURTARIRDIM
    Kimse beni sevmese de
    Cumhuriyeti kurardım
    * * * *
    Kimse beni sevmese de
    Şapka devrimini yapardım
    * * * *
    Kimse beni sevmese de
    Harf devrimini yapardım
    * * * *
    Kimse beni sevmese de
    Kadınlara özgürlük sunardım
    * * * *
    Savaştım, sonuna kadar savaştım
    Beni sevmeyenler olacağını bile bile
    * * * *
    Sevmeyecekler için de savaştım
    Onların mutluluğu ve refahı için de savaştım
    * * * *
    Siz ey şanslı yeni nesiller, sevenler ve sevmeyenler
    Sıcak yataklarınızda rahat uyuyun, ben sınırda nöbetteyim.

    -------------------------------------------------------

    ÇANAKKALE'DE TARİH YAZDIM
    Ben tarih yazmasam, tarih beni yazmazdı.
    Çanakkale'de Anzak mezarını kazmazdı.
    Savunmada bekleyip taarruz etmesem
    Emrimdeki ordu zafere ulaşmazdı.
    * * * *
    Bu ordu başka ordu, Kahraman Türk Ordusu,
    Mustafa Kemal'e güvenir, yoktur düşman korkusu
    En önde ben oldum, hücum dedim, ileri atıldım
    Asker peşimden geldi, kahrettik, düşman olan herkesi.

    -------------------------------------------------------

    YURT DIŞI GEZİLERİNDE ATATÜRK
    On beş yıl iktidarda kaldı
    Yurt dışı geziye çıkmadı
    Çünkü halkıyla barışıktı
    Yurt dışında ne işi olacaktı?
    * * * *
    Samsun'a gitti, Erzurum'a, Sivas'a gitti.
    Kırşehir'e Nevşehir'e Bursa'ya gitti.
    Türkiye'de gitmediği yer kalmadı.
    İnsanlar, O'nu sevgiyle bağrına bastı.
    * * * *
    Demokrasiyle yönetilen bir ülkede
    Üst düzey yöneticiler
    Yurt dışı gezilere sık sık çıkıyorsa
    İç politikada işler iyi gitmiyor demektir.

    -------------------------------------------------------

    İKİ TABUR ASKER, HİNDİSTAN VE BEN
    24 Yaşında yüzbaşı oldum
    Harp Akademisi mezunuydum
    Osmanlı Ordusu'nun gözde,
    Genç subayları arasındaydım.
    * * * *
    Padişah Vahdettin şehzadeyken
    Saraya gider, görüşürdüm.
    Devlet erkanı beni tanıyordu
    Vahdettin padişah olunca
    Daha fazla görüşmeye başladık.
    * * * *
    Bir defasında padişah Vahdettin
    Yanıma iki tabur asker alıp
    Müslümanlık adına
    Hindistan'ı fethetmemi istedi.
    * * * *
    Aman, dedim, nasıl olur?
    Olur, Mustafa Kemal olur.
    Sen yeter ki iste, başarırsın,
    Hindistan'ı İngilizlerden kurtarırsın.
    * * * *
    Padişahın bence kabul görmeyen
    Bilmem kaçıncı girişimiydi.
    Cezayir diyordu, Fransızlar diyordu.
    Yemen diyordu, Arabistan diyordu.
    Sen çölde bile devlet kurarsın diyordu.
    * * * *
    Doğru, ben isteseydim Hindistan'ı fethederdim
    İngilizleri Asya'dan söküp atardım
    Elden çıkmış Arabistan'ı yeniden fetheder
    Çölde bile yeni bir devlet kurardım.
    * * * *
    Ben sömürgeciliğin karşısındayım
    Benim ne işim var Hindistan'da
    Ne işim var Arabistan çöllerinde
    Sonunda yine emperyalizm özlemleri
    Dünya milletlerini bir bayrak altında toplama hayali.
    * * * *
    Ben her milletin kendi bayrağı altında
    Özgür ve bağımsız yaşaması taraftarıyım
    Osmanlı bir beylikti, devlet oldu
    Sonradan pek çok devleti sınırları içine aldığından,
    Osmanlı İmparatorluğu dendi.
    * * * *
    Osmanlının adaleti bin yerden patlak verdi.
    Güçsüz kalınca baskı altındaki milletler ayaklandı.
    Sevr Antlaşması Osmanlının idam fermanıydı.
    Osmanlı son buldu, Türklüğü ben kurtardım.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım


    ATATÜRK YOK, GİTTİ DİYORLAR
    Atatürk'ü soruyorum, nerede diyorum?
    Atatürk yok, gitti, diyorlar.
    Nereye gitti, diyorum?
    Bilmiyoruz, diyorlar.
    * * * *
    Olmaz, Atatürk gitmez, diyorum.
    Bizi bırakıp nereye gidecek?
    Sınırda nöbet bekliyordur.
    Türkiye Cumhuriyeti'ni koruyordur.

    -------------------------------------------------------

    SELANİK YİĞİDİ
    Selanik'te bir yiğit doğar.
    24 yaşında yüzbaşı olur.
    Yurduna saldıran düşmanlara karşı koyar.
    Genç yaşında dünyaya nam salar.
    * * * *
    Sağ elinde kılıcı siperden fırlar.
    Hücum diye bağırır, ileri atılır.
    Türk askeri komutanın peşinden gider.
    Önce Mustafa Kemal düşmana çarpar.
    * * * *
    Bir insan bu kadar mı büyük doğar?
    Yaşamı boyunca bu kadar mı büyük işler başarır?
    İnsanlık tarihini bu kadar mı değiştirip yeniden yazar?
    Zirvedeki yerinde bu kadar mı yalnız kalır?

    ---------------------------------------------------------

    TÜRK BAYRAĞI
    Dalgalan ey şanlı Türk Bayrağı
    Türk'ün adını haykırarak dalgalan
    Sen bilirim tarihe sığmazsın,
    Mustafa Kemal Atatürk diye dalgalan.
    * * * *
    Rüzgar esmese de, yaprak kımıldamasa da
    Sen Trablusgarp, Bingazi diye dalgalan
    Anadolu nefes alamaz duruma gelse de,
    Sen Anafartalar, Conkbayırı diye dalgalan.
    * * * *
    Ben yıkarım sistemleri alt üst ederim
    Fırtınaları, boranları beynimde eritirim.
    Ben yıkılmam, yıkarım, siler de geçerim.
    Kasırgaları, tayfunları çizer de geçerim.
    * * * *
    Bu vatan kurtulmalı dedi, kurtardı
    Türkiye Cumhuriyeti kurulmalı dedi, kurdu.
    Pek çok zorluğu aştı, engelleri geçti
    Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek muzaffer olacaktır.

    -------------------------------------------------------

    TARİH 25-03-2017
    Ey 1.000 yıl sonra yaşayan insan,
    Sen Atatürk'ü biliyor musun?
    Atatürk dünyada barış istiyordu.
    Bunun farkında mısın?
    * * * *
    Barışı korudun mu?
    Savaştan kaçındın mı?
    Komşu devletlere saldırıp
    Savaş çıkardın mı?
    * * * *
    Fetih işi çözüm değil,
    Dünyaya hakim olunmaz.
    Hakim olmak isteyenin
    Son nefesinde hekim bulunmaz.
    * * * *
    Birkaç yüzyıldır savaş olmadı,
    Barış var diyorsan
    Bravo diyorum sana
    Seni alkışlıyorum.
    * * * *
    Atatürk ilkelerinden vazgeçme
    Dünyada barışı koru
    Başka dünya yok diyorsan
    Sonsuza dek mutlusun.

    -------------------------------------------------------

    NEDEN ATATÜRK'Ü SEVİYORUM
    Yurdu düşmanlardan kurtardığı için,
    Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduğu için,
    İnsanca yaşamanın yolunu gösterdiği için,
    Düşünceye özgürlük sunduğu için.
    * * * *
    Beni tanıyanlar soruyorlar:
    Neden Atatürk'ü bu kadar çok seviyorsun?
    Ben de diyorum, Atatürk sevilmeyecek biri değil,
    Yüreğinde sevgi olan herkes Atatürk'ü sever.
    * * * *
    Atatürk sevgidir, Atatürk ilgidir, Atatürk saygıdır.
    Atatürk özgürlüktür, Atatürk çağdaşlıktır, Atatürk ilerlemedir.
    Atatürk geri kalmamaktır, Atatürk medeniyettir.
    Atatürk dünyada ön sırada yer almaktır.

    -------------------------------------------------------

    BEN BİR ZAMAN GEZGİNİYİM
    Ben bir zaman gezginiyim,
    Zamanda gezer dururum,
    Geçmiş zamanlarda yaşamış insanların,
    Önderleri kimmiş merak eder dururum.
    * * * *
    Yüzyılları, bin yılları araştırdım
    Büyük önderler kimmiş belirledim.
    İnsanlık tarihinin en büyük önderini seçtim
    Adı Mustafa Kemal Atatürk.
    * * * *
    Atatürk ülkesini kurtarmak için,
    Kıyasıya bir mücadele içine girmiş.
    Yaptığı savaşlarda hiç yenilmemiş.
    Böylelikle yurdunu düşmanlardan kurtarmış.
    * * * *
    Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş.
    Türk Halkının beynindeki prangaları söküp atmış.
    On beş yıl iktidarda kalmış.
    Bu süre içinde yurt dışı geziye çıkmamış.

    -------------------------------------------------------

    CUMHURİYET VE BARIŞ
    Padişahmış, kralmış, sözü kanun sayılırmış.
    Kimseye hesap vermek zorunda değilmiş.
    Olmaz ki, böyle yönetim olmaz ki?
    Bir ülke böyle yönetilmez ki.
    Yönetim şekillerinden
    En güzelini seçtim.
    Cumhuriyet dedim.
    * * * *
    Bir sınır olayını bahane edip
    Komşu ülkeye saldırıp savaş çıkaran devletler var
    Siz nasıl padişah, nasıl kralsınız?
    Anlaşma yolunu denesenize
    Bir buluşun, konuşun.
    Barışı fark edin
    Barış deseniz, savaşmazsınız.
    Devletler arası ilişkilerden
    Zor olanı seçtim
    Barış dedim.
    * * * *
    Cengiz Han dünya imparatorluğu sevdasındaydı.
    Büyük İskender, dünyaya hakim olmak için, yola çıkmıştı.
    Napolyon, Fransa'yı küçük dünya olarak kabul ederdi.
    Hitler, dünya benim emrimde olmalı derdi.
    Barış deyip ülkelerini kalkındırmak yerine
    Savaş deyip ülkelerini felakete sürüklediler.

    -------------------------------------------------------

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
    Tarih her yüzyılda bir kahraman üretir
    19. yüzyılda da bir kahraman üretti.
    Bu kahraman öylesine büyük, yüce ve güçlüydü ki,
    Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı unvanını hak etti.
    * * * *
    Ben ne kadar bir tarih kitabı yazmaya çalışsam da
    Kahraman diye anılanlar bir, iki sayfada eridi, gitti.
    Yüz sayfa, bin sayfa ayırdım ama yetmedi.
    Sen ne büyüksün Mustafa Kemal Atatürk tarihe sığmazsın.
    * * * *
    Yokluk vardı, darlık vardı, yalnızlık vardı.
    Düşman vardı, hain vardı, güven yoktu.
    İnsan vardı, millet vardı, ulus vardı.
    Hepsinden önemlisi yenilmez armada vardı.
    * * * *
    Çıktı, çaktı, çökertti, silindir gibi ezdi.
    Anadolu'ya saldıran düşmanları perişan etti.
    Biz, milli sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız,
    Yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz, dedi.
    * * * *
    Yabancı kültürlerin benimsenmesi milli varlığımızı tehlikeye düşürür, çağdaş uygarlık düzenini yakalamamızı engeller.
    Atatürk, batının ve doğunun tekniğinden ve biliminden yararlanırken, milli kültürümüzü korumamız gerektiğini belirtmiştir.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım


    TİLKİ GÖRÜNÜMLÜ ÇAKAL
    Çakallar, tilkilere benzerler. Bir çakal varmış ki, tıpkısının aynısı tilki. Çakal bunun farkındaymış ve gençliğinden beri tilkilerin yanındaymış. Böylece aradan birkaç yıl geçmiş.

    Bir gün bu çakal, bir tilki arkadaşıyla konuşuyormuş. Söz dönmüş dolaşmış çakal – tilki benzerliğine gelmiş. Çakal, tilkiler benim tilki değil de çakal olduğumu fark etmiyorlar mı acaba, diyerek merak eder dururmuş. Çakal tilkiye şöyle bir soru sormuş: “ Söyle bakalım tilki kardeş. Ben tilki miyim yoksa çakal mıyım? “
    Bunun üzerine tilki: “ Tabi ki çakalsın. Hem de yüzde yüz çakalsın. “

    Tilkinin bu derece kendinden emin cevabı karşısında çakal bir an bocalamış ama kendini çabucak toparlamış: “ Vay canına! Demek biliyordun. Peki, ne zamandan beri? “
    Tilki: “ Sen ilk aramıza geldiğin günden beri bunu biliyordum ve bütün tilkiler bunun farkındaydı. “
    Çakal: “ Bütün tilkiler mi? Ama bana hiç hissettirmediniz. Ben bu durumu nasıl da anlayamadım. “
    Tilki: “ Çakal olduğun için anlayamadın. Tilki olsaydın bunu anında fark ederdin. “

    ---------------------------------------------------------------

    ÇINGIRAKLI YILAN
    Evvel zaman içinde, çıngıraklı yılanın biri kendine yuva ararmış. Çıngıraklı yılan gezmiş, dolaşmış. Sonunda bir köyün yakınındaki taşlı tarladaki ağacın altında bir delik bulup, burayı yuvası olarak kabullenmiş. Taşlı tarlaya girmek şanssızlığında bulunan yutabileceği büyüklükteki fare, sincap, tavşan gibi hayvanları kuyruğunun ucunda bulunan çıngırağını şıngırdatarak büyüler ve üstüne çekermiş. Sonra da avını yakalayıp yutarmış. Bu durum aylarca sürmüş.

    Bir gün bu taşlı tarlaya bir köylü gelmiş. Köylü, tarlayı çok beğenmiş ve taşları toplamaya başlamış. Burayı ekip biçerek bol ürün almayı umut ediyormuş. Köylünün gelmesi çıngıraklı yılanı heyecanlandırmış. Ne yapacağına bir türlü karar verememiş. Tutsa adamı soksa yutamayacak. Sokmasa başına bela olacak. Kaçıp gitmek bir türlü aklına gelmemiş. Farenin, sincabın arkasını arayan olmuyormuş ama insanlar öyle değilmiş. Bir insanı yılan soksa, timsah, aslan, kaplan öldürse insanlar iz sürer, er geç intikamını alırlarmış.
    Köylü yuvanın dibine kadar sokulmuş. Yılanla bir an göz göze gelmişler. Köylü sopasını kaldırmış, yılanın kafasına vuracak, yılan yuvadan fırlayıp, köylüyü ayağından ısırmış. Köylü, yandım anam, diye feryat ederek oradan uzaklaşmış. Yılan daha sonra yuvasının etrafında caka yürüyüşüne başlamış. Çıngırağını sinirli bir şekilde şıngırdatıyor ve var mı bana yan bakan deyip tur atıyormuş.

    Aradan bir saat geçmiş geçmemiş karşıdan ellerinde taşlarla, sopalarla köylülerin geldiğini gören yılanın çıngırağı başına bela olmuş. Çıngırağını bir türlü durduramıyor ve korkudan hareket edemiyormuş. Kaçıp gidememiş. Daha önce fareyi, sincabı, tavşanı büyüleyen çıngırağı bu kez kendini büyülemiş. Köylüler, çıngıraklı yılanı elleriyle koymuş gibi bularak taşlı tarladaki saltanatına son verip, arkadaşlarının intikamını almışlar.

    ----------------------------------------------------------------

    KURNAZ TİLKİ İLE BEŞ KARDEŞLER
    Evvel zaman içinde, ülkenin birinde, büyük bir orman varmış. Bu ormanda pek çok canlı yaşarmış. Bir gün bu ormana beş kardeşler gelmiş. Beş kardeş adam, her gün gelerek bir sürü ağacı kesmişler. Kestikleri ağaçları arabalarına yükleyip götürmüşler. Zamanla ormanın sınırları daralmaya, boyutları küçülmeye başlamış. Bazı orman hayvanları yuvalarını kaybetmişler ve ormanın içlerine çekilmişler. Orada başka hayvanların yuvalarına girmeye çalışınca kavga çıkmış.

    Kurt ricacı olmak için gitmiş ama beş kardeşler tarafından sopayla kovalanmış. Daha sonra aslan kükreyerek üstlerine yürümüş ama beş kardeşler aslanı kurşun yağmuruna tutmuşlar.
    Orman hayvanları çaresiz, kara kara düşünürken, sincap bir öneri sunmuş ve şöyle demiş: “ Kurnaz tilkiden yardım isteyelim. O, beş kardeşlerin hakkından gelir. “
    Orman hayvanları tilkinin yanına gidip yardım istemişler. Bunun üzerine tilki: “ Bana ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum. Bu işin formülü çok basit. Hemen hallederim. “ demiş ve bir kâğıda bir şeyler yazmış, kâğıdı katlamış ve kâğıdın beş kardeşlere ulaştırılmasını istemiş. Bir maymun kâğıdı beş kardeşlere vermiş. Beş kardeşler, kâğıttaki notu okuyunca beyninden vurulmuşa dönmüş. Baltalarını alarak gitmişler ve bir daha onları ormanda gören olmamış.

    Orman hayvanları kâğıtta ne yazıyordu da beş kardeşler bu kadar korktular, diye düşünerek, maymuna bu soruyu sormuşlar. Maymunun cevabı şöyle olmuş: “ Kâğıtta, şunlar yazıyordu. Ormanda kestiğiniz her ağaca karşılık birinizin evini yakarım. İmza Tilki. “

    -----------------------------------------------------------

    SÜPÜRGECİ KELOĞLAN
    Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Dağda, bayırda avare gezermiş. Keloğlan bir zaman azmetmiş, süpürge yapmasını öğrenmiş. Günlerce uğraşmış, on tane süpürge yapmış ve bunları satmak için, kasabanın yolunu tutmuş. Bütün gün pazarda durmasına karşın, hiç süpürge satamamış. Selam veren, arkadaşlık eden çokmuş ama süpürge alan yokmuş. Normalde süpürgeler on akçeye alıcı bulurken, Keloğlan'ın akşam pazarı diye fiyat kırıp iki akçe dediği süpürgelerden kimse almamış. Dönüş yolunda nasılsa yenilerini yaparım, bunlar üstümde ağırlık olacak deyip süpürgeleri kasaba dışına atmış.

    Aradan günler geçmiş. Boş zamanlarında süpürge yapmaya devam eden Keloğlan yaptığı süpürgeler on tane olunca kasabaya gitmiş. Pazarda beklemiş, sokaklarda, haydi, süpürgeci geldi, diyerek gezmiş ama yine alıcı çıkmamış. Bir aralık bakmış evinin önünü süpüren kadının elinde yaptığı süpürgelerden varmış. Keloğlan, kadına, teyze, kolay gelsin, demiş. Kadın başını kaldırmış, bakmış Keloğlan karşısında: " Sağ ol, Keloğlan. Bak senin yaptığın süpürgelerden. Süpürgenin sapına adını kazımışsın. Çok sağlam, çok iyi süpürüyor. Süpürürken toz kaldırmıyor, tozu sanki içine hapsediyor. Geçen günlerde aldım. Adamın biri satıyordu. On akçeye aldım. "
    Keloğlan on akçe sözünü duyunca şaşırmış kalmış: " Ben geçen hafta pazarda iki akçeye indirdim de alan olmadı. Giderken kasaba dışına attıydım. Demek bulan kimse tanesini on akçeye satmış. "
    " Adam, Keloğlan'ın süpürgeleri diye bağırıp satıyordu. Komşular aldılar. Alamayanlar üzgün bir halde evlerine döndüler. Benim şu yan komşu Nermin Hanım o gece uyuyamamış. Ağlamış, durmuş. "
    Bunun üzerine Keloğlan: " Tamam işte, Keloğlan geldi. Süpürgelerden getirdi. Bir yol Nermin Hanım'a haber veriver. Tanesi iki akçeden, alsın, kullansın. "
    " Almaz Keloğlan, senin yaptığın süpürgeleri başkasından on akçeye alır ama senden iki akçeye almaz. Sana para vermez. "
    Keloğlan: " Neden ama? "

    Nedenini şimdi anlarsın, diyen kadın, Nermin Hanım'ın kapısını çalmış. Gerçekten de Keloğlan'ın yaptığı süpürgelere herkesten fazla istekli olan Nermin Hanım, Keloğlan'ın, bunlar sudan ucuz diyerek bir akçeye indirdiği süpürgelerden almamış. Keloğlan başını önüne eğmiş. İnsanların bana olan sevgisi yalanmış, diye düşünmüş. Ama yenilgiyi kabul etmemiş. Başını yukarı kaldırmış , göğsünü şişirmiş ve bir süpürge satsam bir akçe kazansam tuz alacaktım. Evde tuz kalmadı. Çorba tuzsuz, yemekler tuzsuz, anam evde isyan ediyor. Hani Keloğlan derdi de başka bir şey demezdi bu insanlar, diyor.
    " Teyzeler, bir akçeye on süpürge alın, tanesini beşe satın, ona satın. Hepsine bir akçe. Aldınız mı? "
    Sanki ağız birliği etmişcesine iki kadın: " Hayır Keloğlan, almadık, sana para yok. " demişler. Keloğlan'ın gözlerinden yaşlar süzülmüş. Şimdiye kadar hiçbir Keloğlan masalında Keloğlan ağlamamıştır ama Keloğlan'ı ağlatmışlar.
    Nermin Hanım: " Keloğlan ben senden süpürgeleri alırım. " deyince Keloğlan umutlanmış. " Ama bedavaya alırım. "
    " Size süpürgeleri bedavaya verirsem bana da Keloğlan demesinler. " diyen Keloğlan oradan ayrılmış. Hızlı adımlarla ileri doğru yürümüş. Kasabadan iyice uzaklaşınca uçurumun kenarına gelmiş ve süpürgeleri aşağı atmış. Keloğlan'ı günlerdir takip eden köse uçurumdan aşağı inmiş. Süpürgeleri almış. Ertesi gün tanesini on akçeden satmış.

    Keloğlan üzgün bir halde köyüne dönmüş. Tuz getirmedi diye anası bağırmış, çağırmış. Keloğlan oralı olmamış. Anasının ne dediğini duymamış. Süpürge yapmayı bırakmış. Sonraki günlerde akşama kadar yan gelip yatmış. Bu masal da burada bitmiş.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım


    KAPLUMBAĞANIN İKİNCİ EVİ
    Kaplumbağanın biri, ev kiralamak için, aslanın emlak bürosuna gitmiş. Tilki, kurt ve sırtlan da oradaymış. Nasılsın, iyi misin faslından sonra kaplumbağa niyetini aslana söylemiş. Oradakiler buna çok şaşırmışlar.

    Aslan: “ Bir yaşıma daha girdim. Senin sırtında evin var ya kaplumbağa kardeş. Neden kira vereceksin? Bütün her yer senin evin. İstediğin yerde durur, evine çekilirsin. “
    Kaplumbağa: “ Onun orası öyle de, işe girdim, bir villanın bahçesinde bahçıvanlık yapıyorum. Kazancım yerinde. Ben de sizin evleriniz gibi iki oda, bir salonu bulunan ve mutfağı olan bir ev istiyorum. Böyle evlerin kirası ne kadar? "
    Kaplumbağanın isteğini haklı bulan aslan: “ Madem işe girdin, kazanıyorsun, geniş bir evde oturmak senin hakkın. Ne kadar kira verebilirsin? “ diye sormuş.
    Kaplumbağa: “ Otuza kadar kiralık ev arıyorum. “ demiş.
    Aslan: “ Otuz mu? Otuza çok güzel evler var. Bahçe içinde, tek katlı, süper evler. Sırtlan, sen git kaplumbağayla otuz kira istenen iki evi de göster. Hangisini beğenirse orayı tutsun. “ demiş.
    Kaplumbağa ile sırtlan dışarı çıkmışlar ve yürümeye başlamışlar. Sırtlan kaplumbağaya ayda ne kadar kazandığını sormuş. Seksen cevabını alınca da, yani her ay elliyi kenara koyacaksın, demiş.
    Kaplumbağa: “ Öyle. Zaten biraz birikmişim var. Şimdi tutacağım evi beğenirsem, ileride satın almak istiyorum. “ demiş.

    Kaplumbağa iki evi de görmüş ve ilk gördüğü evi kiralamış. Bir gün işteyken kaplumbağanın evine hırsız girmiş ve birikmiş parayı alıp, gitmiş. Açılamaz denilen çelik kasa bomboşmuş. Kaplumbağa kıvranmaya başlamış. O gece hiç uyuyamamış. Ertesi gün işte çalışırken, çalınan paralarını düşünmüş. Kimselere de söyleyememiş, alay ederler diye korkuyormuş. Olayı çözmeye, hırsızı bulmaya karar vermiş.
    “ Kim benim evime girer, kasayı zorlanmadan açar ve paralarımı çalar? “
    Para biriktirdiğinden sadece emlakçıda bahsetmiş. O gün bu evi kiralarken emlakçı aslan, tilki, kurt ve sırtlan bunu duymuş. Sonra sırtlanla ev görmeye gitmiş. Sırtlanla konuştukları aklına gelmiş. Sırtlan kazancıyla yakından ilgilenmiş. Şüpheliler arasında sırtlan birinci sırada yer almış.
    Kaplumbağa sırtlanın babasını bulmuş, olanları anlatmış. Baba, kaplumbağanın şüphesini haklı bulmuş. Oğlu eski kasa hırsızıymış ama aslanın emlak bürosunda çalışıyormuş. Demek ki, eski günlere bir dönüş varmış. Sırtlan evine gelince babası ona çok kızmış. Yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Sırtlan kaplumbağadan utanmış, özür dilemiş ve parasını geri vermiş.

    Az kazandım, çok kazanmış. Onun birikimi varmış, benim yokmuş. Sen de çok çalış veya daha iyi bir iş bul. Sakın başkasının parasına, malına el uzatma. Hak etmediğin parayı alma. Para, çaba sarf edilerek, alın teri dökerek kazanılır. Öyle kolay yoldan para kazanma devri geçti.

    ---------------------------------------------------------------

    HAMSİ İLE YILAN BALIĞI
    Hamsinin biri, Karadeniz’de gezip duruyormuş. Bir gün bu hamsinin peşine yılan balığı takılmış. Hamsi saatlerce kaçmış. Arada bir yılan balığı hamsinin arkasından bağırıyormuş: “ Dur hamsi, beni yorma. Seni beğendiğim için, yemek istiyorum. “
    Daha sonra yılan balığı dar bir kovukta hamsiyi kıstırmış: “ Hamsi, dışarı çık! Seni yemek istiyorum. “
    “ Benim adım hamsi ama beni öyle kolayca yiyemezsin. Ne tavaya yatarım ne buğulamaya otururum. Dişlere şimşek çaktırırım, midelere yıldırım düşürürüm. Mide dedim de benim eskiden bir midye arkadaşım vardı. Kim bilir şimdi nerededir? “
    “ Konuyu değiştirme. Seni mutlaka yemem lazım. Benim yemek isteğimi köreltmeye çalışıyorsun. “
    “ Olur mu öyle şey? Sen bıçak mısın ki taşa sürteyim de körelesin. Bana bak balık yılanı, hamsiyi tersten okusan ismah dersin. İsmah tehlike demektir yani ben tehlikeliyim. Senin adın tersten okunduğunda ığılab nalıy ortaya çıkar. “

    “ O dediğinin anlamı nedir? “
    “ Her şeyi bilmek zorunda mıyım? Çok merak ediyorsan bir sözlük al, anlamını öğren. “
    “ Tamam, ben bir sözlük almaya gidiyorum. Ama sen beni burada bekle. Gidersen çok kızarım. “
    “ Oldu, beklerim. Sen hiç merek etme. Döndüğünde beni burada bulacaksın.”
    Yılan balığı gözden kaybolduktan bir saniye sonra hamsi ters yöne kaçmış. Aya giden füze hamsinin hızı karşısında yavaş kalırmış.

    -------------------------------------------------------------

    MASALCI TİLKİ İLE PALAMUT BALIĞI VE HAMSİ
    Masalcı bir tilki varmış. İyilikleri anlatan, maceralı masallar yazarmış. Yazdıklarını kitap olarak hazırlar ve okuyucunun ilgisine sunarmış. Masalcı tilkinin yazdıkları bir yayınevinin dikkatini çekmiş. Yayınevi sahibi, masalcı tilki ile konuşmuş, anlaşmış ve bol resimli, on tane masal kitabından pek çok adet basarak masalların daha geniş kitleler tarafından okunmasını sağlamış. Aradan bir süre geçmiş ve diğer yayınevleri de masalcı tilkinin masallarını birer, ikişer yayınlamaya başlamışlar. Bu güzel masallara ilgi giderek çoğalmış.

    Masalcı tilki bir gün yavrusu Tilik ile deniz kıyısında taşların üstünde oturmuş, konuşuyorlarmış. Masalcı tilki anlatıyormuş: “ Bak yavrum, hayat bulutlara benzer, bir rüzgârda dağılır. Biz bu hayatta bir bulut olduğumuzu farz edelim. Bir rüzgârda dağılmamak için, yere sağlam basmalıyız. Güçlü olmalıyız. Bu güç beden gücü ve beyin gücüdür. Bedenimizi güçlendirmek için, yürürüz, koşarız, spor yaparız. Beynimizi güçlendirmek için, kitap okuruz. Masallar, yavrular için çok değerlidir. Onlara hayatın gerçeklerini anlatır. Hayata hazırlar. Tilik istersen sana bu sabaha karşı yazdığım bir masalı okuyayım. “
    “ Olur, baba, oku, ben dinlerim. Sen bana bu yazdığın masalları okurken, hatalar, yanlışlar varsa fark ediyorsun, değil mi? “
    “ Aynen öyle oluyor. Masallar genelde, bir varmış, bir yokmuş diye başlar. Dikkat edersen benim masallarım öyle başlamaz çünkü bunlar özgün masallar. Bu masalda bir varmışlı başlamıyor. “

    Masalcı tilki daha sonra masalı okuyup bitirmiş. Masal, Tilik’in çok hoşuna gitmiş. Dinleyen buldu ya masalcı tilki, bir tane de geçen gün yazdığım bir masal vardı. Onu okuyayım, demiş ve okumaya başlamış. Masal bittikten sonra oluşan sessizliği alkışlar bozmuş: “ Çok güzel, çok güzel masallar bunlar, “ diye bağıran ve alkışlayan deniz kıyısındaki palamut balığıymış.

    Masalcı tilki ve Tilik, çok şaşırmışlar. Palamut balığı konuşmasına şöyle devam etmiş:
    “ Masalcı, okuduğun iki masalı dinledim. Güzeldiler, beğendim. Benim de anlatacak bir masalım var, “ demiş ve anlatmaya başlamış: “ Çok eskiden içinde mutlu balıkların yaşadığı bir deniz varmış. Balıklar dostça geçinirler ve şarkılar söylerlermiş. Bir gün bu denize başka bir denizden aradaki kanaldan geçerek gelen bir köpekbalığı ulaşmış. Köpekbalığı kocaman, dev gibi bir şeymiş. Boyu sekiz metre varmış. Büyük ağzını açarak, balıkları toplamaya başlamış. Denizdeki balıkları bir korkudur sarmış. Yenilip yutulma korkusu. Kim ister şu güzelim dünyada rahatça yaşamak varken, köpekbalığına lokma olmak?

    Balıklar, aralarında toplantı yapmışlar. Çeşitli öneriler ortaya konmuş. Tartışmalar olmuş. Akıl boyda değil baştadır, derler ya. Sonunda bir hamsinin önerisi kabul edilmiş. Bu denizin derinliklerinde yaşayan dev bir ahtapot varmış. Hamsi, bu ahtapotu tanıyormuş. Yardım istersem gelir ve bizi köpekbalığından kurtarır, demiş. Hamsi hemen yola çıkmış ve dibe dalmış.

    Ertesi gün köpekbalığına alttan yaklaşan ve onun belini güçlü kollarıyla sararak denizin dibindeki mağarasına götüren dev ahtapotu pek çok balık görmüş. Masal burada sona erdi. Nasıl masalımı beğendiniz mi? “
    Masalcı tilki: “ Süper bir masaldı. Çok beğendim. Seni kutluyorum, palamut balığı. Ayrıca çok da güzel anlattın. “
    Tilik: “ Ben de çok beğendim. Hiç duymadığım türden, değişik bir masaldı. “
    Palamut: “ Benim yuvam buraya yakın. Önümüzdeki günlerde yine buraya gelirseniz, birbirimize yeni masallar anlatma şansımız olur. Bakın size ne akıl almaz, benzeri bulunmaz, denizle ilgili masallar anlatacağım. “ demiş ve en iyi dileklerle ayrılmışlar. Sonraki günlerde onlar burada buluşup birbirlerine çok güzel masallar anlatmışlar.

    -------------------------------------------------------------

    TİLKİ İLE KİRACI ASLAN
    Tilkinin dört tane evi varmış. Birinde kendi oturur, üçünü kiraya verir ve kiralardan gelen parayla yaşamını sürdürürmüş. Günlerden bir gün tilkinin kiracısı evden çıkmış. Ertesi gün aslan evi kiralamış. Bir aylık kirayı ödemiş. Aradan aylar geçmiş ama aslan bir daha kira vermemiş. Eve gelip kirayı isteyen tilkiyi türlü bahanelerle atlatıyormuş. Tilki ne işi sertliğe dökebiliyormuş ne de sesini yükseltebiliyormuş, çünkü karşısında aslan var. Tilki kurnazmış ama çeşitli fikir oyunlarına başvurmasına karşın, aslandan kirayı alamamış. On aydır kirayı ödemeyen aslana karşı son bir oyunu varmış. Duyduğuna göre, bu aslan hayaletlerden çok korkarmış.

    Tilki yine aybaşında kirayı almak için, aslanın kapısını çalmış. Aslandan her zamanki gibi bir tatlı dil, bir güler yüz: “ Hoş geldiniz. Nasılsınız efendim? “
    Bunun üzerine tilki şöyle demiş: “ İyiyim, aslan efendi. Sen nasılsın? “
    “ Bugün moralim çok iyi. Sizi gördüm daha iyi oldum. “
    “ Kira hazır mı? Kirayı alayım. “
    “ Kira hazır, biraz sonra size takdim ederim. “
    “ Hep öyle diyorsun da kira verdiğin yok. On aydır evimde bedavaya oturuyorsun. “
    “ Aman tilkicim, canım benim, kira kolay. Hepsini toplu olarak öderim. Hem geçen gün ne oldu biliyor musun? Ormanda sağa, sola bakınarak gidiyordum. Birden önüme.. “
    “ Birden önüne hayalet mi çıktı. “
    “ Hayalet mi? Ne hayaleti? “
    “ Ormanda gezen hayalet. Bu evde yaşıyor. Gece demez, gündüz demez gezer gelir. Bu evi otel gibi kullanır. Hiç karşılaşmadın mı? “
    “ Bu evde hayalet mi yaşıyor? Söylesene be tilki. Bu evde bir dakika durmam. Hemen taşınıyorum. Eşyalarımı sonra aldırırım. “

    Aslanın uzaklaştığını gören tilki aslanın önüne çıkmış. Tilkinin, birikmiş kiraları ödemezsen hayalet peşinden gelir, demesi üzerine aslan cebinden para tomarını çıkarıp kira borcunu ödemiş. Aslanın koşarak uzaklaştığını gören tilki: “ Koca balaban. Madem bu kadar paran vardı, aylardır kirayı neden vermedin? “ diye bağırmış.

    SON


    PİRE İLE SİVRİSİNEK
    Zıplama yeteneğini kaybetmiş pireyle, uçma yeteneğini kaybetmiş sivrisinek yolda karşılaşmışlar. Bir ağacın altına oturup konuşmuşlar. İkisinin de paraları varmış ve ilk karşılaştıkları yere bakkal dükkânı açmışlar. Tatlı dilli, güler yüzlü oldukları için, dükkân müşteriyle dolup taşmış. Aradan aylar geçmiş ama müşterileri azalmamış. Herkes onların müthiş ticari zekâlarından bahsetmiş.
    Yeteneğimi kaybettim diye üzülme, bir köşeye çekilip dövünme. Bilmez misin ki, canlılar birkaç yetenekle doğarlar.

    --------------------------------------------------------

    ORMANIN YENİ KRALI
    Ormanlar Kralı Aslan tahta çıkışının yıl dönümünde bir günlüğüne krallığı bırakacağını ilan etmiş. O sabah erkenden pek çok orman hayvanı sarayın büyük salonunda toplanmış. Kral aslan basamaklarla çıkılan yüksekçe bir yerde tahtında oturuyormuş. Ayağa kalkıp arka kapıdan çıktığı anda, orman hayvanları tahta hücum etmiş. Ön sırada bulunan iri cüsseli fil, zürafa, kaplan, gergedan gibi hayvanlar tahtın önüne ilk varanlarmış. Büyük bir itiş kakıştan sonra Ot Yiyen Kaplan tahta oturmuş ve bir günlüğüne Ormanlar Kralı olmuş.

    Doğruluktan ayrılmadan, herkese eşit davranarak, ormanda yaşayanların mutluluğunu gözeterek iyi bir yönetim göstermiş. Gün sonunda tahtı yeniden kral aslana bırakmış ve kral aslandan kocaman bir aferin almış.

    ------------------------------------------------------

    SULU MASAL
    Adamın biri masal yazmaya meraklıymış. Bir konu aklına gelince evdeyse su dolu kovanın içine, yoldaysa bir su birikintisine masalını yazarmış. Bazen suya yazdığı masalları eşine, dostuna anlatırmış. Onlar da, bunlar çok güzel masallar, su üstüne masal yazma, üç gün sonra unutursun. Kalıcı olsun, herkes okusun diye kâğıda, kartona yaz, derlermiş.

    Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün küçük oğlu, masalcı babasına: “ Baba, geçen ay bana tilkili bir masal anlatmıştın. Tilki masalın sonunda padişah oluyordu. O masalı yine anlatsana, demiş ama masalcı, masalı su üstüne yazdığı için, okuyup, anlatması mümkün olmamış. Tilkili masalı hatırlamamış bile. Bu duruma çok üzülen masalcı, aklına gelen masalları kâğıtlara yazacağına dair oğluna söz vermiş.

    ---------------------------------------------------------------

    ARAP VE ALTI DEVESİ
    Arabın biri Arabistan Çölleri’nde yük taşımacılığı yaparmış. Bu arabın altı tane devesi varmış. Arap, bu develerle şehirden şehire mal taşır ve epey de kazanç sağlarmış. Yolculuklar sırasında arap, en öndeki devenin üstünde oturur ve devamlı olarak: “ Bıktım artık bu çöl sıcağı altında yük taşımaktan. Daha rahat bir şekilde para kazanmanın yolunu buldum. Siz altı deve, sizleri bir şişenin içine koydurup, para karşılığı insanlara seyrettireceğim. Develer, sevinin, çöl sıcağına maruz kalmadan şişenin içinde gezersiniz. “ diyerek söylenir dururmuş.

    Arap, bir gün dediğini yapmış. Oz büyücüsüne giderek, develeri küçülttürüp, şişenin içine sokturmuş ve handa, dükkânda, çarşıda insanlara seyrettirip çok para kazanmış.

    ----------------------------------------------------------
                                                         
    YARDIMSEVER KARTAL
    Bir kartal varmış. Herkesin yardımına koşarmış. Tavşanın koşarken ayağı mı burkuldu, yavru maymun daldan mı düştü, olayı haber alır almaz uçar gelir, yaralıyı kucakladığı gibi orman hastanesine yetiştirirmiş. Garibin, yoksulun hastane masraflarını ödediği çok olurmuş. Ormanda yaşayanlar bu yardımsever kartalı tanırlarmış ve kendisine hava ambulansı derlermiş.

    Bir gün yardımsever kartala gergedanın hasta olduğu ve mağarasında yattığı haberi verilmiş. Yardımsever kartalın gergedanın mağarasına değil de, hastaneye doğru uçtuğunu görenler çok şaşırmışlar. Sonradan neden böyle yaptığını soranlara yardımsever kartal şöyle demiş: “ Hasta olan sincap veya tavşan değil ki, hastaneye götüreyim. Dört tonluk gergedanı hastaneye taşıyamayacağıma göre, hastaneyi ayağına getirdim. Doktor tilkiyi gergedanın yanına götürdüm. Gergedan hazımsızlık çekiyormuş, ilaçla tedavi oldu. Şimdi çayırda otlayıp duruyor. “
    Bunun üzerine oradakiler önce gülmüşler, sonra yardımsever kartalı alkışlamışlar.

    ------------------------------------------------------------

    HOROZ İLE KEDİ
    Horozun biri kol saati bulmuş. Saati boynuna takan horoz yürüyüşünü ağırlaştırıp, ben neymişim, en büyükmüşüm havalarına girmiş. Yol ortasından giderken, herkes kenara çekilip ona imrenerek bakıyormuş ve vay be diyerek, zenginlik ve gösterişin ne olduğunu anlıyormuş. Horoz zamanla arkadaşlarıyla arasına mesafe koymaya başlamış. Eski günlerdeki samimiyet, cana yakınlık mazide kalmış. Arkadaşları giderek horozdan uzaklaşmış.

    Bir gün horoz bir ağacın altına oturmuş, düşünüyormuş. Kedi oradan geçiyormuş. Horoza seslenmiş: “ Ne o, horoz kardeş, Marmara Denizi’nde kayığın mı battı? Seni üzen her neyse anlat da bilelim. “ demiş.
    Horoz da olanları anlatmış: “ Her şey kol saatini boynuma takmamla başladı. Sonradan ne arkadaşım kaldı, ne dostum. “ diye dert yanmış. Kediden yardım istemiş. Bunun üzerine kedi, kol saatini boynundan çıkarmasını, nerede bulduysa oraya bırakmasını ve ancak bu şekilde arkadaşlarıyla eskisi gibi samimi olabileceğini söylemiş.

    Horoz kedinin dediğini yapmış. Kol saatini bulduğu yere bırakmış. Arkadaşları, onu tekrar aralarına kabul etmişler. Horoz bir daha zenginlik gösterisine kalkışmamış. Dersini de almış.

    ------------------------------------------------------------

    ANNE, BABA VE YAVRU FİL
    Güzel bir yaz gününde anne, baba ve yavru fil lunaparka gitmişler. Anne ve baba fil daha önce defalarca buraya gelmişler ama yavru fil için durum öyle değilmiş. Yavru fil ilk kez geliyormuş ve çok heyecanlıymış. Yavru fil, annesiyle birlikte atlıkarıncaya binmiş. Sürenin dolmasına karşın, yavru fil atlıkarıncadan inmek istememiş. Baba fil iki bilet daha almış ve bilet kesen adama vermiş. Böylece anne ile yavru filin bir kez daha tur atmaları mümkün olmuş.
    Daha sonra onlar dönme dolaplara binmişler. Dönme dolabın yükseldiği anlarda yavru fil çok korkmuş, gözlerini kapamış ve ağlamış.

    Baba fil tüfekle hareketli hedeflere on atış yapmış ama bir isabet bile kaydedememiş. Çevredekilerin bakışlarından sıkılan baba fil kendini aynalar çadırına zor atmış. Aynalar çadırında karşısına geçeni ince-uzun, kalın-kısa, uzun yüzlü, yamuk gözlü gösteren pek çok ayna varmış. Baba fil sıkıntısını burada unutmuş, çünkü yavru filin neşesine diyecek yokmuş. Yavru fil, o ayna senin, bu ayna benim koşmuş, durmuş.
    Anne ve baba fil ortaya yavrularını alarak korku kapısına girmişler. Burada anne fil korkmuş ve ara sıra çığlık atmış. Çıkışta yavru fil, babasına, ben hiç korkmadım, demiş.
    Zamanın ilerleyen saatlerinde fil ailesi evlerinin yolunu tutmuşlar.

    ---------------------------------------------------------

    EŞEK İLE KÖYLÜ
    Bir eşek varmış. Bir de köylü varmış. Köylü eşeğin sahibiymiş. Sahibi eşeği şehirdeki pazara götürür, satar ama eşek bir süre sonra geri gelirmiş. Bu süre bazen bir ay, bazen on ay olurmuş.

    Köylü eşeği bir kez daha satmak için, pazara götürmüş. Pazarda köylünün biri eşeği satın almış. Yeni sahibi eşeği evinin yanındaki ahıra götürmüş. Sonraki günlerde sahibi eşeğin sırtına fazla yük bindirmiş. İki eşeğin çekebileceği arabayı bu eşeğe çektirmiş. Eşek bana mısın dememiş. Sahibi elinde sopası eşeğin hata yapmasını bekliyormuş. Ağır yükleri taşıyamasa, arabayı çekemese eşeği sopayla dövmek istiyormuş. Böyle yük hayvanlarını dövmekten zevk alıyormuş.
    Sonunda eşeği dövmek için, bahane yaratmış. Eşeğin iki yanındaki heybelere yük doldurmuş. Eşeğin sırtındaki semerin üstüne bir tencere yemeği bağlamadan bırakmış ve eşeği yokuşa sürmüş. Bir süre sonra tencere yere yuvarlanmış ve yemek yerlere dökülmüş.

    Önce eşeğe bağıran adam daha sonra eşeği yularından tutup kenara çekmiş ve bir ağaca bağlamış. Eşeğin sırtındaki yükleri indiren adam, eşeğin arkasına geçip sopayla vurmaya başlamış. Hayatta sadece dayak yemeye tahammül edemeyen eşek arka ayaklarıyla çitme atarak adamı boylu boyunca yere uzatmış. Eşek bağlı olduğu yerden kurtularak ilk sahibi köylünün yanına gitmiş. Köylü ertesi sabah eşeği satmak için, pazara götürmüş.
    İnsanlara çok yararlı olan eşek, at, öküz sahibiyseniz onları dövmeyin. Eğer dövmeye kalkarsanız, bir tekmede yeri boylarsınız ve bir daha kalkamazsınız.

    SON

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    ÇEKİNGEN ÇEKİRGE
    Çekirgeler diyarında bir çekirge varmış ki, çok çekingenmiş. Toplantılara, şölenlere çağrılır ama katılmazmış. Parkta, bahçede dinlenirken, yanına biri gelecek diye ödü koparmış. Hayat bir tiyatro sahnesi dersen, bu tiyatroda yalnızları oynarmış.
    Çekirgeler diyarında evler kayalık bir dağın yamaçlarındaymış. Ara sıra dağdan kopan taş ve kaya parçaları aşağı yuvarlanır, birkaç eve zarar verirmiş ama çekirgeler bunu önemsemezler ve evleri onarıp, olayı unuturlarmış.

    Çekingen çekirge bir gün kayalık dağa çıkmış. Çevreyi araştırıp, kayaları incelediğinde durumun korkunçluğunu olanca acılığıyla anlamış. Dağ geliyormuş. Her an büyük kaya parçaları kopabilir ve aşağıdaki evleri dümdüz edebilirmiş. Evlerin yanına inip, kime rastladıysa gördüklerini anlatarak, evlerini kayalık dağdan uzaklara taşımalarını söylemiş. Çekirgeler, onu sakin bir şekilde dinlemişler. Onun neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlayamamışlar. Sadece çekingen, zemini sağlam, etrafı güvenli karşıdaki ormanın yanına ev yaparak oraya taşınmış.

    Günlerden bir gün öğle vakitleri kayalık dağdan kopup gelen kaya parçaları çekirgelerin evlerini yerle bir etmiş. Çekirgelere bir şey olmamış çünkü çoğu tarlada, bahçedeymiş. İnsanların bin bir emekle yetiştirdiği ürünleri talan ediyorlarmış. Akşamüstü tıka basa doymuş olarak dönen çekirgeler, o geceyi yıldızları sayarak geçirmişler. Sabah erkenden çekingen çekirgenin evi etrafında toplanan çekirgeler, ondan özür dileyip, evinin çevresine evler kurmak için, izin istemişler. O da, epey yüklü bir para karşılığında bu izni vermiş ve zengin olmuş.

    -----------------------------------------------------------

    KEDİLER AÇ KALMASIN
    Evvel zamanda bir kasabanın kedileri pek çokmuş. Kediler, çöp tenekelerinden, insan artıklarından beslenirmiş. Gel zaman, git zaman bu kasabaya yeni bir başkan seçilince olan olmuş. Kasabanın kedileri insanlar tarafından horlanmış, aşağılanmış çünkü başkan kedileri hiç sevmiyormuş. Yemek artıklarını toprağa gömmüşler, kediler aç kalmış.
    Kedilerin padişahı, kasabanın ileri gelen kedileriyle bir toplantı yapmış. Hal ve gidiş çok kötüymüş. Sonunda kediler, bu kasabadan ayrılarak civar köy ve kasabalara dağılmışlar.

    Kedisiz kalan kasabayı kısa sürede fareler istila etmiş. Evlerde fareler, yollarda fareler; kasabalılar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Kasabalılar da bir toplantı yapmışlar ve bu toplantıda kedi düşmanı olmayan bir başkan seçmişler. Yeni başkan, kedilerin padişahına giderek, hürmetlerini sunmuş, olanlar için, özür dilemiş ve eğer geri dönerlerse kedileri köfteyle, dolmayla besleyeceklerini söylemiş. Kedilerin padişahı, bir denemekte yarar var deyip, çevre köy ve kasabalara giden kedilere haberciler yollayıp, eski kasabalarına davet etmiş. Kediler geri dönünce ortalıkta fareden eser kalmamış. Böylelikle kasaba fare belasından kurtulmuş. Kasabalılar, saygıdeğer ve dost kedileri en iyi yiyeceklerle beslemişler.

    Kediler öyledir, bahçede, yolda görürsünüz ve pist dersiniz kaçar gider. Bazen bir kedi görürsünüz size yalvararak bakar, bazen bir yavru kedi görürsünüz size miyav der, açım, bana yiyecek bir şeyler verebilir misiniz, demektir bu. Onları dışlamayalım, onlara sevgiyle yaklaşalım, onları besleyelim. Bahçede, sokakta bir kedi yerine on fare görmek istemiyorsan buna kendini mecbur hissetmelisin.

    ---------------------------------------------------------------------

    KAVGACI ÖRDEK
    Bir ördek varmış, çok kavgacıymış. Kimseyle arkadaş olmaz, kavga edecek birini ararmış. Göl çevresinde yaşayan ördekler arasında kavga etmediği yokmuş. Bundan dolayı adı kavgacı ördeğe çıkmış. Ördekler aralarında toplantı yapmışlar ve beş kişilik bir heyet seçmişler. Heyet, kurnaz tilkiye giderek ondan yardım isteyecekmiş. Kurnaz tilki epey bir para alarak işi kabul etmiş ve ertesi gün kavgacı ördeği aramaya başlamış. Kavgacı ördeği bir ördekle kavga ederken bulmuş.

    Kurnaz tilki araya girerek, kavgacı ördeğe çıkışmış. Kavga edip duracağına babanın bana olan borcunu ödesen iyi edersin, demiş.
    Bunun üzerine kavgacı ördek: “ Ne borcu? Babam bana bu borçtan söz etmemişti. Babamın sana borcu mu vardı? “ diye sormuş.
    Tilki: “ Tabi vardı. İki yıl önce şimdi senin oturduğun evi baban hangi parayla aldı sanıyorsun? Benim verdiğim borç parayla. Baban taksitler halinde borcunu ödüyordu ya geçen yıl ölünce ödemeler durdu. Sen üzgünsün diye rahatsız etmedim. Kalan borcu öde yoksa evini elinden alırım. “ demiş.
    “ Yazılı kâğıt, borç senedi falan yok mu? “
    “ Yok. Baban, sözüm senettir, demişti. Aramızda karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma vardı. “
    “ Benim de sözüm senettir. Eğer gerçekten böyle bir anlaşma varsa borcu öderim ama taksitleri ne zaman ödemeye başlarım bunu bilemem. “
    “ Gel seninle bir anlaşma yapalım, ördek kardeş. Sen iki yıl kavgaya karışma, kimseyle kavga etme, ben bu borcu ödenmiş sayacağım. “
    “ Tamam, olur, anlaştık. “

    Kavgacı ördek iki yıl boyunca kavgaya karışmamış, kimseyle kavga etmemiş. Böylelikle tilkiye babasının olmayan borcunu ödemiş olmuş. Zaten iki yıl sonunda kavgasız bir hayatın daha kolay yaşandığını fark edip, gereksiz kavga etmekten kaçınmış.

    ---------------------------------------------------------------

    BECERİKSİZ CİN
    Salim adında genç bir adam günün birinde yalnız yaşadığı evinin tavan arasında mantarlı bir şişe bulmuş. Şişenin boyu bir karıştan daha uzunmuş. Şişeyi almış, aşağı inmiş, tozlu şişeyi sabunlu suyla bir güzel yıkamış. Şişenin mantarını uzun uğraşlardan sonra açmayı başarmış. Şişeden cin çıkmış: “ Ey sahip, benden ne dilersen yerine getiririm. “ demiş.

    Salim şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra bir dilek dilemiş: “ Ey cin, şu odanın ortasına on altın at bakalım. “ demiş.
    “ On altın hemen gelsin. “ demiş cin ama altınların şıngırtısı duyulmuş, kendisi yok.
    Cin: “ Ey sahip, bu benim ilk işim olduğu için, böyle oldu. Yoksa ben ne dersem, olur. Sen bir şey daha iste, bak nasıl başaracağım. “
    Salim: “ Takma kafana, cin. Sen şimdi kuş sütünün bile olduğu bir sofra getir. “
    “ Sofra hemen gelsin. Kuş sütü de olsun. “ demiş cin ama aradan zaman geçmiş, sofra gelmemiş. Tavan arasında bir tıkırtı olmuş ya Salim önemsememiş. Koca cin odanın ortasına oturup ağlamaya başlamış: “ Ben ne beceriksiz bir cinim! Bir sofra getiremedim. Yazıklar olsun bana, “ diyerek ağlamış, dövünmüş. Daha sonra Salim, cini bahçeye çıkarmış. Cin, çeşmede yüzünü yıkamış, üzüntüsü biraz dağılır gibi olmuş: “ Becerikli cin, başaran cin, azimli cin, bir de burada dene bakalım. Sofra iste. “
    “ Olur sahip. İçinde kuş sütü de bulunan sofra hemen gelsin. “ demiş cin ve sofra bahçenin orta yerine kurulmuş.
    Cin: “ Başardım, başardım. “ diye bağırmış.
    Salim: “ Bak gördün mü? Azmettin, başardın. Seni kutluyorum. “ demiş ve en güzel yemeklerden tabaklar dolusu yemiş. Salim yüz altın istemiş, gelmiş. Daha sonra cin izin istemiş ve şişeye girmiş, Salim de şişenin mantarını kapatmış.

    Ertesi gün, daha ertesi gün Salim, cini çağırmış, durmuş. Bahçede cinin olsun dedikleri oluyormuş da, evde istedikleri olmuyormuş. Aradan birkaç hafta geçmiş ki, şişe ortadan kaybolmuş. Bu arada Salim cinden gelen altınlarla servet sahibi olmuş. Salim, cinin evde başarısız olmasından dolayı kayıplara karıştığını düşünüyormuş. Uzun süredir kafasını kurcalayan sorunun cevabını araştırmaya karar vermiş. Evin iki odasını ve mutfağını en ince detaylarına kadar gözden geçirmiş. Sonra tavan arasına çıkmış. Bir de ne görsün? Tavan arası altınlarla ve hazır sofralarla doluymuş. Cinin evdeyken istedikleri gelmiş ama tavan arasında kalmış, aşağı odaya inmemiş. Salim tavan arasındaki yer tahtalarından birkaçını çıkarınca altında bir balıkçı ağı olduğunu görmüş. Daha altta yine tahtalar varmış ve bu tahtalar alt kattaki odanın tavanıymış.
    Kısacası yıllar önce bu evi yapanlar, alt kattaki odanın tavanını çift kat tahta yaptırmışlar ve ortasına balık ağı germişler. Neden bunu böyle yaptınız diye onlara sormak lazımmış.
    Salim bahçede gelen altınları kendine ayırmış. Tavan arasında bulduğu altınları fakirlere dağıtmış. Bu evde oturmaya devam etmiş. Daha sonra genç ve güzel bir kızla evlenmiş. Zamanla dört çocuğu olmuş. Çocuklarına mantarlı şişeden çıkan cinin hikâyesini her fırsatta anlatmış.

    SON


    Dünya Klasikleri - Serdar Yıldırım
    ZÜRAFA İLE KARINCA
    Zürafa ile karınca arkadaş olmuşlar. Zürafaların ses telleri yokmuş, konuşamazlarmış ama bu zürafa konuşuyormuş: " Sen ne diyorsun arkadaş? Dünyada insan nüfusu çok fazla. Yedi milyar kadar var. Orta ölçekli bir şehir nüfusu üç milyon. "
    Zürafa konuşmasını bitirince karınca başlamış anlatmaya: " Yedi milyar insan çok az. Dünyadaki karıncaların toplamı sekiz yüz milyardan fazla. Bir şehir üç milyon diyorsun. İçinde benim de yaşadığım orta boy bir karınca yuvası beş metre derinliğinde ve on iki metre eninde sekiz milyon karıncayı barındırıyor. Karıncalar dünyadaki karada yaşayan canlıların toplamından daha çoktur. "

    Zürafa: " Biz zürafalar ise, uzun boyluyuz ama sayımız azdır. Dünyadaki zürafaları toplasan yirmi bin etmez. Nedeni az ürememizden. Yavru zürafaların büyümesi yıllar alır. Aslanlardan başka düşmanımız yoktur. Mağaramız, evimiz yoktur. Tabi siz toprak altında yaşadığınız için türlü tehlikelerden uzaksınız. "
    Karınca: " Neden? Karıncaların hiç mi düşmanı yok sanıyorsun. Bir karıncayiyen yuvanın başına çöreklense birkaç yüz karınca yemeden gitmez. Uzun, ip gibi dili yapışkanlıdır ve her dilini ağzına çekişte pek çok karınca yakalar. "
    Zürafa: " Bak karınca, benim dilim de uzundur. "

    Zürafa yanındaki ağacın üst dallarında durmakta olan karıncaya dilini göstermiş. Zürafanın kırk santimetre boyundaki uzun dilini gören karınca hayretler içinde kalmış ve bir an boş bulunarak aşağı düşmüş. Karıncanın düşüşünü çaresizlik içinde seyreden zürafa birkaç adım geri gitmiş. Sağa sola bakınmış. Karınca ağacın alt dallarına, yapraklarına mı takıldı, yoksa yere, çimenlerin arasına mı düştü belli değilmiş. Üstüne basarım, karıncaya bir zarar veririm diye arayamamış. Zürafa daha sonra yürüyüp gitmiş.

    Birkaç gün sonra zürafa o ağacın yanından geçiyormuş. Bir ses duyunca başını çevirmiş, aynı karınca, aynı dalın üstünde duruyormuş. Seslenen oymuş.
    Karınca: " Zürafa, baksana buraya. Öyle geçip gidiyorsun. İki gündür buradayım. Ben yere düştükten sonra toparlanıp ayağa kalktım. Sen bakındın, beni göremedin, gittin. Ertesi gün bu dala çıktım. Seni bekledim. Her neyse sonunda geldin ya seni çok özlemiştim. "
    Zürafa: " Ben de seni çok özledim, karınca. Hayatta olman beni sevindirdi. "
    Karınca: " Bak zürafa, konuşmamıza devam ederiz ama bir daha dilini göstermek yok. Tamam mı? "
    Bunun üzerine zürafa: " Tamam, karınca kardeş, bir daha dilimi göstermem. " demiş ve gülüşmüşler.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

    -----------------------------------------------------------

    GERGEDAN, FİL, ZÜRAFA VE MAYMUN
    Fil, gergedan ve zürafa ile arkadaşmış ama gergedan ile zürafa arkadaş değilmiş. Filin zürafa ile konuştuğunu gören gergedan bunu önemsemezmiş. Zürafa fili gergedanla konuşurken görünce üzülür ve gergedanla arkadaşlığına bir son vermelisin, dermiş.

    Oralarda büyük bir yemiş ağacı varmış. Gergedan dallara ulaşamaz ağacın dibine düşen yemişlerle idare edermiş. Fil alt dallarda bulduğu yemişleri koparıp yermiş. Zürafa ise, orta seviyedeki dallardan kopardığı yemişleri yermiş. Esas olgun ve tatlı yemişler üst dallardaymış ama hiçbiri bu yemişlere ulaşamazmış.

    Günün birinde bir maymun yemiş ağacına çıkmış ve üst dallardaki yemişleri yemeye başlamış. Maymunu gören gergedan, fil ve zürafa öylece bakakalmışlar. Durumu farkeden maymun, yemişler bana da onlara da yeter deyip, topladığı yemişleri ikram etmiş. Maymunun yardımlaşma ve paylaşma isteğini gören gergedan ile zürafa maymundan utanmışlar. Önce file sonra da birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına söz verip maymunu dördüncü olarak aralarına almışlar.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    ŞARKI SÖYLEYEN AYICIK
    Ayıcığın annesini avcılar vurmuş. Yalnız kalan ayıcık ormanda zor günler geçirmeye başlamış. Çok dertliymiş. Derdini şarkı söyleyerek hafifletmeye çalışmış. Şarkılarında annesinin vuruluşunu ve yalnız kalışını anlatmış. Ayıcık şarkı söylerken bülbüller, kanaryalar bile susarmış. Geçen günlerle birlikte orman hayvanlarından pek çok taraftar toplamış. Annesini vuran avcıları taraftarlarına yakalatmış. Onları korsanlardan kalmış demir parmaklıklı bir mağaraya hapsetmiş. Uzun yıllar mağaranın önünde nöbet beklemiş. Annesini geri getiremezmiş ama bu avcılar cezasını çekmeliymiş. Zamanla avcılar ölüp gitmiş. Ayıcık kocaman bir ayıymış artık ve iki yavrusu olmuş. Yavrularını büyütürken, avcıların acımasız olduğunu ve onlardan sakınmak gerektiğini bıkmadan anlatmış.

    Bizim ayının sonu annesinin sonu gibi avcıların elinden olmuş. İki yavrusuyla birlikte yaban armudu yemeye gidiyormuş ki, avcılar onu görmüş. Avcıların attığı kurşunlardan kurtulamamış ve son sözleri, yavrularım, ah yavrularım, olmuş. Yavruları yakalayan avcılar, onları ayıcılara satmış. Ayıcılar, yavruları altında ateş yanan kızgın saç üzerinde yürüterek eğitmeye başlamışlar. Onları sopayla döverek boyun eğdirmişler. İki yavru büyüdüklerinde burunlarında birer zincirli demir halka varmış. Zincirin ucu ayıcının elindeymiş. Ayıcı zinciri çektiğinde can acısından bağırırlar ve seyirciler de gülermiş.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    YEŞİL AYICIK
    Yeşil ayıcık uzaydan gelmiş. Dünya onun bilmediği bir yermiş. Uçan dairesini bir dağın yamaçlarına indirmiş. Bu dağ Uludağ'mış. Uludağ'da gezmiş, dolaşmış. Ağaçları, çiçekleri görmüş. Çimenlere uzanmış, yatmış. Şarkılar söylemiş. Çok mutluymuş. İyi ki, bu gezegene indim, diye düşünmüş. Burası ne güzel yermiş. Havası, suyu ve toprağıyla dört dörtlükmüş.

    Yeşil ayıcık daha sonra uçan dairesine binmiş. Bursa semalarında bir süre uçtuktan sonra, Marmara Denizi'ne doğru yönelmiş. Orada gemileri, kayıkları görmüş. Uzaklarda bir plaj varmış. Bu plajda insanlar denize giriyorlarmış. İyice alçalmış, insanlara selam vermiş, el sallamış. İnsanlar da ona selam vermişler, el sallamışlar. Denizin üstüne inecekmiş ki, bip bip sesini duymuş. Annesi arıyormuş. İnmekten vazgeçmiş ve hızla yükselerek geldiği gezegene doğru yola çıkmış.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    İPEK BÖCEKLERİ VE CEVDET
    İpek böceği dut yaprağı yiyerek büyür, gelişir. Daha sonra kozasını örer ve bu kozadan kelebek olarak çıkar. Onların bu özelliğini bilen on iki yaşındaki Cevdet ipek böceklerinden kendisi için, büyük bir koza örmelerini istedi. Kozanın içinde değişim geçirerek kelebek olacaktı. Yüce dağdaki sarp ve yalçın kayalıklardan kartal yumurtası bulup getirecekti. Kartal yumurtasının üstüne delik açarak, buraya sokup çıkaracağı öğretmen kalemleri öğrencilere 10, 20 yerine 30, 40 verecekti.

    Örneğin, matematik dersi sınavında öğrenci soruyu doğru yorumlamış, işlem de doğru ama sonucu yanlış bulmuş. Bu durumda öğretmen öğrencisinin bilgisini ve çabasını gözardı etmeyecek ve 10 puanlık soruya hiç olmazsa 5 puan verecekti. O sorudan 5 puan bu sorudan 3 puan derken, öğrenci 40 alırsa , bir diğer sınavda 50 - 60 alıp o dersten geçme şansını yakalar. Gayrete gelir çalışır. Ama 10 alan öğrenci, nasıl olsa bu dersten geçemem deyip o derse çalışmaz. Bu durum bilgi kaybına neden olur. Cevdet'ten bunları dinleyen ipek böcekleri birkaç saat içinde büyük bir koza ördü.

    Cevdet ertesi gün kozadan kelebek olarak çıktı ve yüce dağdan bir kartal yumurtası bulup getirdi. Daha sonra kartal yumurtasına batırdığı tükenmez kalemleri sınıf arkadaşı Ali'ye verdi ve kalemleri öğretmenler gününde okuldaki öğretmenlere armağan etmesini istedi. Kelebek Cevdet eğitimdeki büyük bir sorunu çözmüş olmanın verdiği keyifle bir daha dönmemek üzere gökyüzüne doğru kanat çırparak uçtu, gitti.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    SERDAR BEY+ÇİLEK=BÖBREKTE KUM
    Serdar Bey akşamüstü kırtasiye dükkanını kapamış, evine dönerken pazardan 1 kg. mis kokulu çilek aldı. Yolda birkaç kere çileklerden yemek istedi fakat etrafta insanlar olduğu için yiyemedi. Akşam yemeğinde çilek yedi sonra yattı, uyudu. Gece yarısı uyandı, sağ ayağı kasılıyordu. Sol tarafındaki böbreği ağrıyordu. Sabahı zor etti ve hastaneye gitti. Doktora gece olanları kısaca anlattı.

    Doktor: " Dün akşam çilek yedin mi? " diye sordu. Serdar Bey'in kafasına dank etti. Zalim çilek, diye düşündü. Demek sabaha kadar çektiğim acının sebebi çilekmiş: " Evet yedim, dedi. Ama bir daha yemem. "
    Doktor reçete yazdı. Ağrı kesici iğne verdi. İğne, Serdar Bey'in böbrek ağrısını ve sağ ayak kasılmalarını yok etti.

    Aradan 12 yıl geçti. Serdar Bey bu sürede çilek yemedi. Çileğin mis kokusuna aldanmadı. Onun üstünde mikroskobik kumların olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Sağlığına önem veren herkesten kesinlikle çilekten uzak durmalarını istemeyi ihmal etmedi. Yılda 3-4 defa çilek yemedi diye bir şey kaybetmedi.

    SON

    -----------------------------------------------------------------------

    BATAKLIKTA KURBAĞA ARAYAN LEYLEK
    Bataklıkta kurbağa arayan bir leylek varmış. Günlerini kurbağa aramakla geçirir ve yakaladığı kurbağayı yutarmış. Kurbağalar, bakmış olacak gibi değil, gün gelir bu leylek bizi de yutar ve bataklıkta kurbağa bırakmaz diyerek aralarında bir toplantı yapmışlar. Toplantıda bilge kurbağanın fikri öne çıkmış. Bataklığın derinliklerinde yaşayan zehirli kurbağaya rica edilecek ve leylek tarafından yutulması istenecekmiş. Leylek zehirli kurbağayı yutunca hayatı sona erecek ama diğer kurbağalar kurtulacakmış.

    Bilge kurbağa ve birkaç kurbağa giderek zehirli kurbağayı bulmuşlar ve olanları anlatmışlar. Eğer bu fedakarlığı yaparsa kurbağaların kendisini hiç unutmayacaklarını ve adını altın harflerle bataklıktaki ağaçlara yazacaklarını söylemişler.

    Bunun üzerine zehirli kurbağa: " Dediğinizi yapmazsam yıllar sonra beni kimse hatırlamaz mı? " diye sormuş.
    Bilge kurbağa: " Tabi hatırlamaz. Ancak kahramanlar hatırlanır. Dediğimizi yapmazsan unutulur gidersin. "
    Zehirli kurbağa: " Ben unutulmak istemiyorum. Kahraman olmak istiyorum. " demiş ve arka ayakları üstünde doğrulup göğsünü şişirmiş ve leyleğin yanına gitmiş. Leylek onu görmüş ve yakalayıp yutmuş. Böylelikle leyleğin de zehirli kurbağanın da hayatı son bulmuş. Bataklıktaki kurbağalar, zehirli kurbağanın adını altın harflerle ağaçlara yazmışlar. Aradan yıllar geçmesine karşın unutmamışlar. Adını hep Kahraman Kurbağa olarak hatırlamışlar.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    YAVRU AYI TOMBİK
    Ayının biri üçüz yavrulamış. Son doğan yavrunun adı Tombik'miş. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş Tombik'in boyu kardeşlerinin yarısı kadarmış. Anne ayı bakmış Tombik büyümeyecek yavrusunu terk etmiş. Tombik'i ormanda ağlarken gören bir geyik onu sahiplenmiş. Sütüyle beslemiş, annelik yapmış. Geçen yıllarla birlikte Tombik büyümüş, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada geyik yaşlanmış ve eskisi gibi hızlı koşamaz olmuş.

    Bir gün geyik ayılara yakalanmış. Bu ayılar, Tombik'in annesi ve büyümüş olan iki kardeşiymiş. Geyik bağırmış, Tombik'ten yardım istemiş. Tombik hızla gelerek kendisini besleyip büyütmüş olan geyiği kurtarmış. Bunun üzerine anne ayı yıllar önce terk ettiği yavrusunu tanımış: " Tombik, sen misin yavrum? Ben senin annenim. Bak bunlar kardeşlerin. Geyiği bırak da kendimize ziyafet çekelim. "
    Tombik: " Evet, ben Tombik'im. Sen de beni yıllar önce terk eden annemsin. Beni bu geyik buldu. Sütüyle besledi, büyüttü. Bana iyi bakın, onu size yedirmem. "
    Anne ayı: " Benim güzel oğlum, ben seni terk etmedim, ormanda kaybettim. Sonra çok aradım ama bulamadım. "
    Tombik: " Çok mu aradın? Onun için defol git, gelme peşimizden diyordun. "
    Anne ayı: " Tombik, ben senin annenim, seni ben doğurdum. "
    Tombik: " Doğru, doğurdun ama beni bu geyik büyüttü. Doğuran mı, büyüten mi dersen, ben büyüten diyorum. "

    Anne ayı, Tombik'in geyiği bırakmayacağını anlamış ve iki yavrusuyla oradan uzaklaşmış. Tombik yaşlı geyiği kucağına alarak barınak olarak kullandıkları mağaraya götürmüş.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    KARTALLAR ÖRDEK OLMAZ
    Ördekler, daireler çizmişler, aralarında oyunlar oynarlarmış. Bu oyunların kendilerine yararı çok, başkalarına zararı yokmuş. Gün gelmiş bir ördek çıkmış, diğer ördekleri bir oyun oynamaya zorlamış. İlk anda taraftar toplamış ama pek çok ördek bir oyun oynamaya razı gelmemiş. Sonra kavga çıkmış. Tek tekçi ördek kararında diretmiş. Zamanla taraftarları çoğalmış. Kavgalarda galip gelen taraf olmuş. Ünü giderek yayılmış. Tek tekçi ördekten sonra pek çok ördek onun tahtına oturmuş ama bunlar tek tekçi ördeğin reklamını yapmışlar, onu övmüşler, göklere çıkarmışlar.

    Aradan yüzyıllar geçmiş. Bir gün ördekler bir kartalı yakalamışlar ve boyun eğdirmeye çalışmışlar. Ayaklarına pranga vurmuşlar. Kartal bir oyunun zararını, çok oyunun yararını bıkmadan ördeklere anlatmış, durmuş. Ördekler, kartalın fikirlerini alkışlıyorlarmış ama nedeni bilinmez bir şekilde bir oyun kuralına bağlı kalmışlar. Yıllar sonra ördekler, kartallar ördek olmaz diyerek gitmesi için, onun ayaklarındaki prangaları sökmüşler.

    SON

    -----------------------------------------------------------

    KORKAK ASLAN
    Kral aslan çok korkakmış. Çevredeki ormanların kralları elçi göndererek savaş çıkaracaklarını söyleyip altın isterlermiş. Korkak kral da, aman, savaş çıkmasın, barış içinde yaşayalım, deyip istenen altınları gönderirmiş. Yapılan antlaşma bir yıl sürermiş. Süre sonunda bir elçi gelir ve yeniden anlaşmak için altın istermiş. İstenen altının dozu giderek artmış ve beş bin, on bin altını bulmuş. Hazinedeki altınlar giderek azalmış. Kral aslan vezirlerini toplamış ve soruna çözüm aramaya başlamış. Vezirlerin ortak görüşü, sorunu kurnaz tilkinin çözeceği şeklindeymiş. Kurnaz tilki saraya davet edilmiş, olanlar anlatılmış.

    Kurnaz tilki: " Sayın kralım, beni baş vezir yaparsanız sorunu kısa zamanda çözerim. " demiş.
    Kral aslan: " Yeter ki savaş çıkmasın, altınlar bitmesin de ne istersen yap. Kurnaz tilki şu andan itibaren baş vezirimsin. Tam yetkiyle işe başla. "

    Baş vezir tilki saraydan çıkıp gitmiş. Bir kaç saat sonra döndüğünde yanında uzun yeleli bir aslan varmış. Bu aslanı tahta oturtmuş ve gelirken verdiği talimatı aynen uygulamasını istemiş. Elçiler, salona alınmış ve onlar savaş tehdidiyle yüksek miktarda altın istemişler ama dublör aslan hepsine bağırıp çağırmış. Kalabalık bir ordu kurduğunu, savaş istediğini ve eğer canları tatlıysa hemen on biner altın getirmelerini ihtar etmiş: " Yoksa ordumla gelirim ve taş üstünde taş bırakmam. " demiş. Koşar adım salondan çıkan elçiler, birkaç gün sonra on biner altın vererek birer yıllık barış antlaşması imzalamışlar. Olanları gizlice yan odadan izlemekte olan korkak kralın neşesine diyecek yokmuş. Dublörünü yüksek bir maaş karşılığında işe almış ve uzun yıllar onun gölgesinde krallığını sürdürmüş.

    SON

    -------------------------------------------------------------------

    MAVİ YARASA
    Çok büyük bir mağarada milyonlarca yarasa yaşıyormuş. Bu yarasalar, gündüzleri mağara tavanına tutunarak uyurlar, hava karardıktan sonra, mağaradan çıkıp yiyecek ararlarmış. Doğada yiyecek bol, meyveler, yemişler, dala konmuş böcekler, havada uçuşan sinekler, kelebekler, arılar. Yarasalar, sabaha karşı, mağaralarına dönerlermiş. Bu böyle günlerce, aylarca, yüzyıllarca devam etmiş.

    Yarasalar, fikir üstüne fikir eklemeyi bilmezlermiş. Kendilerine yavruyken öğretilen fikirler varmış ve bunlara göre hareket etmeleri istenirmiş. Şu şöyle olmasa böyle olsa demek yasakmış. Şuradaki iki durum birbiriyle çelişiyor demek yasakmış. Yasaklara uyarlarmış çünkü özgün düşünme yetenekleri varmış ama kullanmamaları öğütlenirmiş. Pek çoğunun bu yetenekleri kullanılmadığı için körelmiş.

    Bir genç yarasa varmış ki, bambaşka duygular içindeymiş. Geçmişten gelen, bugünü karartan, geleceği yok etmeye hazırlanan eskimiş fikirlerden hoşlanmıyormuş. Zamanla taş eskiyormuş, neden fikirler eskimesinmiş. Yarasalar, genelde siyah renkli olurlar ama kahverengi, beyaz ve sarı renkli olanlar varmış. Genç yarasa mavi renkliymiş. Mavi yarasa bu özelliğiyle diğer yarasalardan ayrılıyormuş.

    Mavi yarasa aylar boyunca düşüncelerini diğer yarasalara anlatmış. Zamanla söyledikleri kabul görmeye başlamış. Mavi yarasa onların gündüzleri de mağaradan çıkmasını istiyormuş.

    Bir gün öğleye doğru milyonlarca yarasa mağaradan dışarı çıkmış. Ne demek yarasa sadece gece uçarmış. İşte gündüz de uçuyormuş. Yarasalar, o gün, mavi yarasanın önderliğinde güzel bir gün geçirmişler. Ortalık günlük güneşlik ve aydınlık, karanlıkta bir şey göreceğim diye gözlerini kısmak yokmuş, beynini büzmek yokmuş. Basmakalıp düşüncelerle donanıp mavi yarasayı üzmek yokmuş.

    SON


    Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri
    ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI
    Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.

    Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.
    Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.

    -----------------------------------------------------------


    DOMUZUN AŞKI
    Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.

    Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.
    Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.

    -----------------------------------------------------------


    KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU
    Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.

    Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.
    Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.

    -----------------------------------------------------------


    ODUNCUNUN İKİ KIZI
    Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.

    Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.
    Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.

    -----------------------------------------------------------


    KEDİLER VE FARELER
    İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.
    Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.

    Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.
    Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.

    -----------------------------------------------------------


    BAL ARISI VIZ VIZ
    Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.

    Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.

    SON

    --------------------------------------------------------------------
    --------------------------------------------------------------------


    KRAL VE İKİ EJDERHA
    Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.

    Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.
    Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.

    -----------------------------------------------------------


    SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ
    Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.
    Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.

    Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.
    Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.

    -----------------------------------------------------------


    CESUR TAVŞAN
    Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.

    Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.
    Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.

    -----------------------------------------------------------


    KUKLACI
    Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.

    Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.
    Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.

    -----------------------------------------------------------
                                  
                                                                   
    KURBAĞALAR
    Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.

    Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.
    Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.

    SON


    ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI - RUM ÇOCUK ÇETESİ
    Mustafa'nın dayısı Hüseyin Ağa akşamüstü çiftliğe geldi. Hava karamaya başladığından herkes odada oturmuş, akşam yemeği öncesi sohbete dalmıştı.
    Hüseyin Ağa: " Millet duydunuz mu? Karşı Rum köyünden çocuklar beş-altı kişilik bir çete kurmuşlar, sağa sola saldırıyorlarmış. Tarlada veya yolda yalnız Türk çocuğu görürlerse dövüyorlarmış. Çevre köylerde herkeste bir korku varmış. Çocuklar, yalnız evin kapısına çıkamıyormuş. Bugün öğle vakitleri bizim köyden Hasan'ın oğlu Veli'yi bahçede yakalayıp dövmüşler. "
    Hüseyin Ağa'nın Karısı: " Yazıklar olsun! Veli'den ne istemişler? Kendi halinde, saf, iyi yürekli bir çocuk o. "
    Zübeyde Hanım: " Ben bu Rumları hiç sevmem, çünkü her Rum, Türk düşmanı olarak doğar. Rum çeteler, Türk köylerine hep saldırırlar. Şimdi bir de çocukları çıktı başımıza. "
    Hüseyin Ağa: " Mustafa, artık bakla tarlası işi de yatar. Rum çocuklar bizim köyün etrafında gezerlermiş. Zannedersem bundan sonra bakla tarlasında bekçilik yapmaya gitmezsin. Rum çocuklara yakalanırsan seni ikiye bölerler. "
    Mustafa: " Dayıcığım, bu mümkün değil. Onlar beni ikiye bölmeden, ben onları dörde bölerim. "
    Odada gülüşmeler çoğalınca Hüseyin Ağa, ben ellerimi bir yıkayayım, deyip dışarı çıktı. Akşam yemeği yendikten sonra da aynı konu konuşuldu. Konuşulanlar özetlenirse, artık Mustafa, Makbule ve Hüseyin Ağa'nın çocukları kesinlikle çiftlik duvarları dışına çıkmayacaktı.
    Mustafa ise, korkmakla bir yere varılamayacağını, söyledi. Benim tarlaya gitmemem, zalimin zulmüne dur demeyeceğim anlamına gelir. Ben tarlaya gitmeyeyim, Ahmet, Mehmet gitmesin. Bunun sonu nereye varır? Bu duruma karşı çıkacak birileri lazım, birisi lazım. Mustafa, Rum çocuklardan korktu da tarlaya gitmedi dedirtmem kimseye, dediyse de dinletemedi.
    Zübeyde Hanım: " Cesaretin böylesini alkışlarım ama tarlaya yalnız gitmeni istemiyorum. Otur oturduğun yerde, " dedi.
    Hüseyin Ağa: " Boş ver be Mustafa. Önemseme böyle şeyleri. Ben o Rum çocukları görürsem sopayla kovalarım. Sanki memleketi sen mi kurtaracaksın? " diye sordu.
    Mustafa: " Evet, dayıcığım, gerekirse evet. "

    Mustafa ertesi gün daha güneş doğmadan yatağından kalktı. Üstünü değiştirip, dışarı çıktı. Çiftlikten ayrılıp bakla tarlasına doğru yürümeye başladı. Ay ışığı altında önünü görüyordu. Demek Rum çocuklar çete kurmuşlar ve Türk çocuklarını dövüyorlarmış. Daha iki gün önce Veli'yle dört taş oyunu oynamışlardı. Veli şimdi acaba ne haldeydi? Yüzündeki yaralar biraz iyileşmiştir. Ayaklarına sopayla vurmuşlar. Yürüyememesi çok kötü. Mazluma eziyet, cezayı gerektirir. Gerekirse cezalandırıcı olurum.
    Mustafa bakla tarlasına vardığında güneşin ilk ışıkları ortalığı aydınlatmaya başlamıştı. Sabah oluyordu. Tarlanın ortasında bulunan kulübeye girdi. Oradaki birkaç aleti aldı. Bunları eski giyecek eşyalarının altına koyarak kapının iki tarafına gizledi. Daha sonra tarlanın dışına çıkarak, geri döndü. Son derece yavaş adımlarla, arada bir durup düşünerek, tarlaya girdi ve kulübeye doğru yürümeye başladı. Kendini çete reisi yerine koyuyor, yine kendisi için, felaket senaryosu üretiyordu.

    Mustafa tarlanın ortasında bulunan kulübenin yakınlarında dururken ilerideki tarlanın kenarından yürüyerek gelen birkaç kişi gördü. Gelenler yaklaştıkça Mustafa bunların görünüşlerinden çocuk, giyinişlerinden Rum olduklarını anladı. Bakalım bu Rum çocuklar yalnız buldukları Türk çocuklarını döven çetenin elemanları mıydılar? Mustafa, en kötü ihtimalle bunlar onlardır, diye düşünerek, dik duruşunu bozmadı. Değilseler ne iyi ama ya onlarsa önce uyarıcı sonra caydırıcı olmalıydı. Mecbur kalmadıkça kavga işine girmek istemiyordu. Belki de büyüdüğünde çok daha büyük kavgalara kendini hazırlıyordu. Böyle dar alanlarda marifet gösterilemeyeceğini düşünüyordu. İnsanın bir marifeti varsa bunu dünyaya göstermeliydi.

    Beş Rum çocuğundan dördü tarlanın kenarında kaldı. Sadece biri, kabadayı hareketlerle yürüyeni tarlaya girdi ve Mustafa'ya doğru yürümeye başladı. Sağ tarafından su almış, hafifçe yana yatmış gemi gibi, kafa öne eğilmiş, gözlerini belertmiş, bakışlarını Mustafa'ya dikmiş, O'nun korkmasını ve kaçmasını bekleyerek yanından geçip kulübeye girip çıktı ve gelip Mustafa'nın iki adım karşısında durdu.
    " Hey arkadaş! Sen heykel gibi dimdik durmak. Yok kulübede baba, dede. Demek sadece kendine güvenmek var. "
    " Doğrudur bu. Kendime çok güvenirim. Her engeli aşmasını bilirim. "
    " Dur arkadaş! Farz et ki, önünde büyük engel, aşamadın engeli. "
    " O zaman, engeli yıkar geçerim. "
    " Vay be!.. Bravo arkadaş! Sen çok cesur olmak. Ben seni alkışlamak. Gün gelip dünya seni alkışlamak. Ben sana hürmet, saygı. Ben yanlış yapmak. Senden utanmak. Buralardan gitmek ben, çok uzaklara. "

    Rum çocuklar gittikten sonra Mustafa bir süre oralarda gezindi. Cesur olmak, bana her zaman artı puan kazandırmıştır, diye düşündü. Cesur olmasaydım, sabahın köründe tarlaya gelip Rum çocuklarını beklemezdim. Çetenin elebaşı, karşımda tutunamayacaklarını anladığı için, ters - yüz edip, arkasına bakmadan kaçtı. Benim için, birle beş hiç fark etmez. Kapışma olsaydı, onların alacakları eksi puanları geldikleri Rum köyündekiler bir günde saymakla bitiremezdi.
    Sabah uyanınca Mustafa'nın yatağının boş olduğunu gören dayısı, Mustafa'yı aramaya çıkmıştı. O'nu nerede bulacağını çok iyi biliyordu. Tarlaya geldiğinde: " Neden böyle yaptın Mustafa, erkenden tarlaya geldin? Biraz önce Rum çocuklarını gördüm. Hızlı hızlı gidiyorlardı. Galiba buraya uğramışlar. Sende kırık - çıkık yok ya? "
    " Bende kırık - çıkık yok da, çete reisiyle kısa bir tartışmamız oldu. Böylelikle kötülük yapma düşüncesi kayboldu. Türk, öyle güçlüdür ki, her zorluğun üstesinden gelir. Daima başarılı olur. Türk'ün gücünü az önce anladılar. Ben büyüdüğümde daha iyi anlayacaklar. "

    SON

    Mustafa Kemal Atatürk - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994



    SEVİMLİ SÜRÜNGEN GABON'UN MACERASI
    Şu insanoğlu başımdan gitse de biraz soluk alsam. Sabah erkenden geldi, bir türlü gitmek bilmedi. Ne anlar bilmem ki, öyle dikkatli dikkatli yüzüme bakmaktan? Sert baktım olmadı, yumuşak baktım olmadı. Kafamı çevirdim öte yana o da geçiyor o yana yine göz göze geliyoruz. Bugün bir şey de yemedi, tabi ki ben de açım. Yemek aklına gelse de bana da yiyecek bir şeyler verse. Aç yılanı uyku tutmaz, iyisi mi uyuyamıyorum işte. Ah, ne günlerdi o günler! Ormanda sabahın ilk saatlerinde ya da günün son saatlerinde avlanır, güneş çıkınca gizlendiğim yere dönerdim. Bol av vardı ormanda. Gel de o günleri arama şimdi. Benim gibi hareketli bir yılan tıkılıp kalsın bu cam fanus içinde. Olacak şey değil ama oldu işte. Birkaç insanoğlu yakaladı beni getirip buraya kapadılar. Gözlerime baygınken mercek gibi bir şey takmışlar, göz bebeklerim yuvarlak gözüküyor. Aslında ben bir engerek yılanıyım ve zehirli bir yılanım. Zehirli yılanların göz bebekleri düşeydir. Durumu bilmeyenler beni zehirsiz yılan sanacak. Ormanda olsaydı bu durum bana büyük avantaj sağlardı ama burada hiç faydası yok. Aynayı eline aldı insanoğlu yine yüzüme tutacak. Bu bir bilim adamı olmalı ve herhalde benim üzerimde bir tür deney gerçekleştiriyor.

    Gece yarısı oldu. İnsanoğlu yarım saat kadar aynayı yüzüme tuttuktan sonra yedi köfteleri yattı, uyudu. Bir köfte de bana verir mi diye boşuna bekledim. Belki yarın da aç kalırım, belki öbür gün de. Belki de, bu yılan acaba kaç gün açlığa dayanır diye bekleyecekler. İyisi mi ben bir an önce canımı dışarı atmanın yoluna bakayım. Yoksa burası bana mezar olacak.

    Yorulmadım desem yalan olur. Bir saattir bilmem kaç defa dikilip kafamla tos vuruyorum, cam fanusun üstündeki kapak kısmına. Cam kırılmaz cinsten bunu biliyorum da kapak dört köşesinden menteşeli. İşte benim amacım, bu menteşelerden hiç olmazsa ikisini söküp dışarı çıkmak. Birini söktüm ama hiç kuvvet kalmadı. Biraz dinlenip kuvvetimi topladıktan sonra diğer köşedeki menteşenin altına tos vurmaya başlayacağım. Başaracağım, buradan kaçıp kurtulmayı başaracağım.

    Neyse ki, sonunda bu menteşe de söküldü. Aralanan kapağın altından rahatça geçebilirim. İşte cam fanustan çıktım. Bir insan için burası karanlık ama ben gündüzmüş gibi rahatça görüyorum. Fanustan çıkınca yönümü şaşırdım. Şu üç kapının hangisi koridora açılan kapıydı acaba? Aman sende deneme-yanılma metoduyla ne büyük sorunlar çözülmüş. Dene-yanıl bu suretle deneyene o yanılmalar bile çok şey öğretir. Eğer denemezsem üç kapıdan hiçbirini açmamam gerekir, o zamanda bu salonda kalırım. Şu kapıyı açalım bakalım. Ohoo, bilim adamının odasıymış burası, yatağında uyuyor. Gidip ısırsam mı şunun ayağını acaba? Isırırım ısırmasına kolay da bir de ölür-mölür sonra bütün Afrika peşime düşer. Şimdi kapıyı sessizce kapatayım ve ikinci kapıyı açayım. Tamam, koridora açılan kapı buymuş. Çık koridora, kapıyı kapa, yürü dış kapıya. Dış kapıyı aç, etrafına bakın, kimse yoksa süzül dışarı, kapa dış kapıyı, işte orman şurası. Onlar beni çok ararlar içeride. Savulun, engerek yılan geliyor. Boyu 1.5 metre, gövdesinin genişliği 25 cm. olan bu Gabon engereğinin insan aklının sınırlarını zorlayan, akıllara durgunluk veren macerasını okumaya devam ediniz.

    Günlerdir hiçbir şey yemeyen Gabon haliyle çok acıkmıştı. Dışarı çıkar çıkmaz çatallı dilini dışarı çıkardı, yani koku alma organını. Bu organ, en küçük ısı kaynaklarını bile algılayabilir ve yerini belirleyebilirdi. Bu nedenle bütün sıcakkanlı hayvanların gizlendikleri yerleri bulabilir ve onları avlayabilirdi. Bu altıncı duyu özellikle gece avlanmaları sırasında çok yararlı oluyordu. İşte şimdi geceydi ve Gabon’un çatallı dili dışarıdaydı. Ormanda zik zaklar çizerek hırsla ilerleyen Gabon bir ısı kaynağı fark etmekte gecikmedi. Çalılar arasında, toprağın altında, girişi taşlarla ustaca kapatılmış fare yuvasına dalan Gabon korkudan taş kesilmiş büyüklü-küçüklü beş fareyi birkaç dakikada midesine indirdi. Baklavaları yutmuştu ama tam doymamıştı. Daha sonra birkaç kertenkele ve bir köstebek avlayan Gabon yediklerini sindirmek için kayalıklar arasında uygun bir yer bulup dinlenmeye çekildi.

    Aradan on beş gün geçti. Gabon yediklerini sindirmişti. Kayalıklar arasından çıkıp yeniden etkinlik göstermeye başladı. Gabon aniden kan kokusu algıladı. Kafasını kaldırdı, ileriye baktı. Bir sincabı düşe- kalka giderken gördü. Sincabın sırtındaki iki küçük delikten kan sızıyordu. Gabon onun zehirli bir yılan tarafından ısırıldığını anladı ama hangi yılan? Gabon biraz sonra bir şişen engereği sincabın izini sürerken gördü. Bu şişen engerekler avını sokup birkaç dakika bekledikten sonra avın bıraktığı izi sürmeye başlardı. İz sürmeyi çatallı diliyle gerçekleştiriyordu. Kafasını şişirmesinden dolayı ona şişen engerek deniyordu. Şişen engerek daha sonra sincabı yakalayıp yutacaktı. Orman zifiri karanlıktı ama Gabon her şeyi net olarak görüyordu. Bütün hayvanlar karanlıkta çok iyi görürlerdi. İnsanlar ise, bu yetenekten yoksundular ve bundan dolayı hayvanlar geceleri avlanmak için yuvalarından çıkardı, çünkü geceleri insanlar uyurdu.

    Bir kum boa yılanıyla karşılaşınca aniden durdu, Gabon. Saldırgan olmayan, aksine çok korkak olan bu yılan bakalım ne yapacaktı? Kum boa yılanı beklendiği gibi hızla geri dönüp az ilerideki bir çukurdan toprağın altına girdi ve gözden kayboldu. Kum boa yılanları, kumların ya da toprağın altında yaşar, yalnızca geceleri dışarı çıkardı. Daha çok kertenkelelerle beslenirdi. Boyları ender olarak 1 metreyi aşardı. Gabon daha sonra bulunduğu tepenin ağaçlı yamaçlarında şimşek gibi akan Coluber cinsi bir yılan gördü. En hızlı yılan türü olan ince, uzun kuyruklu, iri gözlü bu yılanın oraya buraya çarpmasına karşın, nasıl olup da parçalanmadığına bir kez daha şaşırdı. Giderken bazen takla atıyor, bazen de uçuyor gibi oluyordu bu yılan ve onun bu gidişini bir gören bir daha unutamazdı.

    Gabon daha sonraki günlerde durumuna çözüm yolu aramaya başladı. Gözlerindeki mercekleri çıkarma olanağından yoksundu, göz bebekleri yuvarlak görünüyordu ve zehirli yılanlarla ilişki kuramıyordu. “ Acaba zehirsiz yılanlar beni aralarına kabul ederler mi? “
    Gabon kafasına takılan bu sorunun cevabını bulmak için zehirsiz yılanlarla dostluk arayışı içine girdi ve bir süre sonra öyle bir olay yaşadı ki, belki de dünya kurulalı beri hiçbir yılan onun yaptığını yapmaya cesaret edemedi. Gabon bir gün çalıların, çimenlerin arasında ilerliyordu. Aniden ilerideki kayalıklardan çok şiddetli titreşimler algılamaya başladı. Orada neler oluyordu? Afrika’nın en yırtıcı sürüngenlerinden 2.5 metrelik bir kara mamba köşeye kıstırdığı 1 metrelik zehirsiz yılanla korkunç bir fikir tartışmasına girmişti.
    Kara mamba: “ Sana defalarca söyledim, zehirsiz yılanları bir araya toplama, bırak dağınık kalsınlar diye ama beni dinlemedin. Soyunu sen mi kurtaracaksın? “
    Duri: “ Kes traşı pis mamba! Sen ancak kendini zehirlersin. Boy büyütmüşsün ama bedavaya. Sokul da görelim kim en büyük. “
    Kara mamba: “ Vay canına! Ama bana dayılık sökmez. Bir lokmasın benim için. “
    Duri: “ O lokma midene oturacak. Haydi, davran, kum tanesi kadarcıksın sen. “

    Gabon zehirsiz yılanların şefi Duri’yi görür görmez tanıdı. Eğer onu kurtarırsam belki beni yardımcısı yapar diye düşündü. Zaten kara mambalardan oldum olası hoşlanmıyordu. Gabon akıl almaz bir işe girişti. Piton yılanları gibi gövdesinin üstünde yükselip başını yerden 50 santimetre kadar kaldırdı. Yaptığı akrabotik gösteri türüne girerdi. Diğer yandan tüm gövdesini zangır zangır titretiyordu. Duri Gabon’u bu halde görünce kenara çekildi. Şaşkınlıktan dili damağına yapışmıştı. Gözleri karardı, başı döndü ve oracıkta yığılıp kaldı. Kara mamba karşısındaki yılanın 5 santimetreye varan zehirli dişlerini hemen fark etti ama göz bebekleri yuvarlaktı. Yaratılış hatası olabilir miydi? Ayrıca bir orman ırmağı gibi kabarmış korkusuzca üstüne geliyordu. Kara mamba onunla kapışmayı doğru bulmadı. Kocaman ağzını sonuna kadar açarak ritmik hareketlerle santim santim gerilemeye başladı. Kara mamba az sonra kayalıklar arasında bulduğu bir yarıktan içeri girip gözden kayboldu.

    Gabon baygın durumdaki Duri’yi sırtladığı gibi zehirsiz yılanların yaşadığı bölgeye götürdü. Duri ayılınca olanları coşkulu bir şekilde anlattı ve bu güçlü, genç irisi yılanı yardımcısı yaptığını söyledi. Sevinç çığlıkları arasında Duri’nin önerisi kabul edildi. Sonunda Gabon amacına ulaşmış ve zehirsiz yılanlarla dost olmuştu. Günlerden bir gün, Duri önde, Gabon arkasında ve daha arkada yirmi tane zehirsiz yılan ormanda ilerlerken, Duri avcıların kurduğu bir tuzağa yakalandı. Duri nasılsa kurtarılamazdı. Zehirsiz yılanlar kaçtılar. Çok ısrar etti Duri, sen kaç kurtul diye ama Gabon kaçmadı. Tek söz etmeyip sessizce bekledi. Göz bebekleri incecik bir çizgi haline gelmişti. İki saat sonra tuzağı kontrole gelen avcılar Gabon’un zehirli dişlerini görünce gerilediler. Gabon onlardan birinin üstüne atılıp yakaladı ve Duri’yi tuzaktan kurtarmasını sağladı. Gabon avcıya bir zarar vermeden bıraktı. Avcı kaçarken Gabon gülümsedi. Yılanlar gülümsemezdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ilk kez oluyordu.

    Daha sonra Duri şefliği Gabon’a bırakarak kenara çekildi. Gabon’un önü açılmıştı. Duri’ye defalarca anlatıp bir türlü kabul ettiremediği düşüncesini uygulamaya başladı. Duri’nin olmasını isteyip de, başarılması olanaksız dediği düşünceyi: Afrika’nın sadece zehirsiz yılanların yaşadığı bir kıta olması. Gabon işte bu amacını gerçekleştirmek istiyordu. Gabon dört bir yana haberciler yolladı. Pek çok zehirsiz yılan türü Gabon’un çağrısına uyarak geldi. Sayıları binleri, on binleri buldu. Fakat bir maymun Gabon’un gözlerindeki mercekleri çıkarınca Gabon rahatladı, huzursuzluğu kayboldu ve zehirsiz yılanları kaderleriyle baş başa bırakarak bölgeyi terk etti.


    Engerekgillerin en güçlü zehirlisi testere pullu engerektir. Çok az zehir akıtabilmesine karşın, ısırığı çok tehlikelidir ve hemen bilinçli bir tedavi yapılmazsa, ölüme yol açar. Zehirin etkisi bir yıl sürebilir. Zehirlenme organizmada şiddetli bir enzim dengesizliği yaratır ve bu dengesizliğin giderilmesi oldukça güçtür. Gabon, Joker adındaki bir testere pullu engerekle arkadaş olunca hayatı değişti. Joker kısa sürede Gabon’un aklını çelerek onu Büyük Sahra Çölü’ne götürdü. Gabon’un çölde, testere pullu engerek neslini korumak için, 1.80 metre boyundaki dev boyutlu Sahra akreplerine karşı yaptığı amansız mücadeleyi ibretle okuyacaksınız.

    Çölde hayat kumun altındadır. Kum milyonlarca küçüklü – büyüklü canlı yaratığı yabancı gözlerden gizler. Bu yaratıklar yaşayabilmek için birbirlerini yerler. Gece olunca ortalık serinler ve bazıları kumun üstüne çıkar. Amaç hep aynıdır, açlık dürtüsünü yok etmek. Açlık dürtüsü, yemek eylemi gerçekleştirilince kendiliğinden ortadan kalkar. Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun bir yılan durup dururken insana saldırmaz. Eğer saldırırsa ya çok açtır ya da rahatsız edilmiştir. İster zehirli ister zehirsiz olsun yılanlar insanı görünce korkup kaçar. Akreplerde durum bambaşkadır. Akrepler hiç korkmadan insana sokulur. Çadır kurmuşsundur çadırına girer, evin vardır evine girer. Açlık dürtüsü değildir akrebi insana yaklaştıran. İnsan bedeni akrebin zehirini kolayca akıtabilmesine olanak sağlar. Akrep genellikle insanı sokar, zehirini akıtır ve kaçar. Büyük boyutlardaki çöl akrepleri hariç diğer akrepler soktuğu insandan bir ısırık bile almaz. Zehirini akıtması akrebi rahatlatır.

    Joker’le Gabon, Büyük Sahra Çölü’nün kumları altındaki testere pullu engereklerin yeraltı şehrine gelince ilk iş olarak başkan Jara’nın huzuruna çıktılar. Joker Gabon’u Jara’yla tanıştırdı. Jara Gabon’u şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra Joker’e dönerek: “ Koca Afrika Kıtası’nda bula bula bunu mu buldun? Sözde takviye kuvvet toplamaya gitmiştin. Bunun kendine faydası yok, bir de bizi akreplerden koruyacak. Tek başına ne yapabilir ki? “ deyince Joker, “ Efendim “ demek istedi, fakat Jara, “ Kes Joker, hani senin palavracı olmadığını bilmesem ikinizi de akreplere atardım. Yıkılın karşımdan “ diye bağırarak onları kovdu. Daha sonra yalnız kaldıklarında Gabon: “ Ya arkadaş, bu ne biçim başkan? Ben dünyanın yolunu teptim buraya gelmek için, size yardıma geldim. Hakaret gördüm. Başkan beni küçümsedi, bir dövmediği kaldı. Artık burada kalamam, hemen gidiyorum. “

    Joker, Gabon’un önüne geçerek: “ Dur Gabon, sen başkanın sözlerini yanlış anladın. Başkan seni kızıştırmak için öyle konuştu. Aslında senin neler yapabileceğini çok iyi biliyor. Yoksa seni bulması için beni göndermezdi. “
    Bunun üzerine Gabon: “ Bak Joker, ben laf kalabalığını sevmem. Kısa konuşacağım. Bu başkanla birlikte olamam. Ben akrepleri sindirsem başkan beni yine azarlar. Size yardım etmek isterim ama bu başkanla olursa ben yokum. Başkan tahtından düşmeli, anlıyor musun, tahtından düşmeli. “
    Joker: “ Başkanı ben de sevmiyorum. Bir pislik o. Herkesi azarlar. Beni yıllardır rezil ediyor. Başkan tahtından düştü diyelim, o zaman kim başkan olacak? “
    Gabon: “ İsterseniz beni başkan yapın. Sizleri tüm gücümle savunur akrepleri perişan ederim.
    Joker: “ Sen zekisin, güçlüsün, hırslısın. Başkanlık yaparsın. Zaten sana muhtacız. Başka çaremiz kalmamıştı. Sayımız azalmıştı. Soyumuz tükeniyordu. Akrepler hep bize saldırdılar. Onlarla her yaptığımız savaşta yenildik. Esir almayı sevmezler. Hemen öldürürler. Bu yeraltı şehrinde yaşayanların hiçbiri başkanı sevmez, ama beni severler, sayarlar. Ben, Gabon yeni başkanınız dersem kabul ederler. Hepsi peşinden gelir. “
    Gabon: “ Joker, şimdi neyi nasıl yapalım? Sen halkını benden daha iyi tanıyorsun. Durumu ayarla. Bir plan dâhilinde başkanı devirelim. İş bu gece mi bitsin, yoksa yarına mı kalsın? “
    Joker: “ Ben iş bu gece bitsin, başkan devrilsin derim. “
    Gabon: “ Bravo Joker, seni yardımcım yaptım. Ben de aynı düşüncedeydim. Yarın halk olanları öğrenir. Sen onlara her şeyi anlatırsın. Belki ben bir oldubittiyle başkan olmuş oluyorum ama git dersen çeker giderim. “
    Joker: “ Aman Gabon, istersen beni yardımcın yapma, yeter ki gitme. Şu akrepleri perişan edersen kölen olurum. “
    Gabon: “ Joker, böyle konuşma, kölelik-mölelik falan yok. Biz seninle arkadaşız ve hep arkadaş kalacağız. İstersen kardeş olalım Joker, ne dersin? “
    Joker: “ Tamam, kardeş olduk gitti be Gabon. “

    Joker gece yarısı birkaç yüksek rütbeli komutanla birlikte saraya gelip başkan Jara’yı uykuda yakaladılar ve hapse attılar. Ertesi gün yeraltı şehrinde yaşayanlar Jara’nın alaşağı edilip, Gabon’un başkan olduğunu öğrendiler. Herkes, başkanlık sarayı önünde toplandı ve Gabon balkonda görününce yüzlerce yılan “ Kahrolsun Jara, yaşasın Gabon “ diye bağırdı. Gabon üç ay gibi sürede mükemmel bir ordu kurdu. Beş yüz testere pullu engerekten oluşan bu orduyla akreplerin üstüne yürüdü. İki ordu çölde karşı karşıya geldi. Önce başkanlar ileri çıktı.

    Akreplerin başkanı Dode: “ Gabon, adından söz edildiğini çok duydum. Büyük amaçlar peşinde koşarmışsın. Hani sen yüce duygulara hizmet ederdin. Şu arkandakiler, onlar korkaktır. Pöh desem hepsi kaçar. Bak şimdi: Pöhh…İnanmayacaksın ama hepsi kaçtı. Yalnız kaldın Gabon. Herhalde tek başına, ben bin akrebe bedelim diyemezsin. "
    Gabon: “ Dode, çok şakacısın. Palavrayı boş ver de sen benimle teke tek bir uğraşa var mısın? ”
    Dode: “ Teklifini duydum, Gabon, ama benim de sana bir teklifim var. Örneğin, ben senden korktum diyelim. Bundan dolayı seninle vuruşmam. Sen, hepimize karşı durabilir misin? “
    Gabon: “ Durabilir misin ne demek? Böyle düşünmene şaştım. Benim için, birle bin hiç fark etmez. Çıkın karşıma. “

    Gabon akreplerin hücumunu karşılamak için pozisyon alırken göz ucuyla arkasına baktı. Ne Joker vardı, ne testere pullu engerek. Korkaklar kaçmıştı. Şimdi can pazarındaydı. Dev boyutlu bin akrebe karşı Gabon engereği? Fakat Dode, beklenmedik bir şekilde ordusunu geri çekti. Gabon’la yalnız kalınca Dode şöyle dedi: “ Bak Gabon, seni sevdim. Ben cesurları severim. Yalnız sen çok cesursun. İnan senin maceralarını dinleyerek büyüdüm. Dedem, babam hep seni anlatırlardı bana. Gabon gibi ol, derlerdi. Ben de Gabon gibi oldum, akreplere başkan oldum. Sana testere pullu engerekler neler anlattılar bilmem ama onlarla yıllardır bir çarpışmamız olmamıştı. Kim bilir akrepleri sana nasıl kötülediler? Aslında böyle durumlarda iki tarafı da dinlemek gerek. O öyle der bu böyle der yani ikisi de haklıdır, gel çık işin içinden. “
    Dode konuşmasını bitirince Gabon rahatladı. Duruşunu değiştirdi. Hafifçe gülümsedi. Yılanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ikinci kez oluyordu.

    Gabon’un aniden bakışları değişti. Yüz hatları gerilmişti. Dode’nin onu sokmak üzere olduğunu son anda fark etti. Dode’nin beline güçlü kuyruğuyla sert bir darbe indirdi. Dode kumlara gömüldü. Gabon oradan hızla uzaklaşmaya başladı ama bir kum tepesinin üstüne çıkınca durdu. Karşıda sürüyle akrep vardı. Sağa baktı, sola baktı, geriye baktı. Devamlı olarak kumun altından akrep çıkıyordu. Tepenin çevresi kuşatılmıştı. Gabon kuma dalınca akrepler de kuma daldılar. Savaşın kumun altında olacağını sanıyorlardı. Gabon bir süre aşağı gidip sonra ileri gitti ve kumun üstüne çıktı. Tepenin yarısını inmişti. Görünürde akrep yoktu. Gabon çok uzaklara gidince peşinden seslenildiğini duydu. Geriye döndü. Joker geliyordu. Gabon Joker’e aldırmayıp yoluna devam etti ama Joker biraz sonra Gabon’a yetişti: “ Lütfen dur Gabon, beni dinle “ dedi Joker.
    Gabon durmadı: “ Boşuna konuşma, seni tanımıyorum. “
    “ Nasıl tanımazsın Gabon, biz seninle kardeş olmuştuk. “
    “ Olmuştuk, o eskidendi, şimdi değiliz. Korkaklarla işim yok benim. “
    Joker Gabon’un önüne geçti: “ Dur bakalım! Hiç kimse bana korkak diyemez. “
    Gabon durdu: “ Korkak değil misin? Niçin kaçtın? “
    “ Kaçmadım be Gabon. Olay şöyle oldu: Dode pöhh dediğinde aniden dünyam karardı. Galiba arkadan sert bir cisimle başıma vurdular. Kendime geldiğimde sarayın salonundaydım ve Jara başkanlık koltuğunda oturuyordu. Salon çok kalabalıktı. Kargaşadan yararlanıp kaçtım. Bana inanmıyorsan başımdaki şu şişliğe bak. “

    Joker doğru söylüyordu, gerçekten de başında ceviz iriliğinde bir şiş vardı. Korkak olan arkadaşlarıydı, Joker ne yapsındı? Gabon ile Joker, bir süre daha konuştuktan sonra kardeşçe ayrıldılar.

    Gabon iki ay hep doğuya doğru yol alarak Mısır’a geldi. Mısır’da en çok dikkatini çeken şey, yılan güreşleri oldu. Nereye gitse bir kalabalık görüyor ve kalabalığa karışıp güreşen yılanları seyrediyordu. Galip gelen kim olursa olsun sonucu kura belirliyordu. Kurada kimin adı çıkarsa o galipti. Örneğin, bir gün Gabon sekiz metrelik bir boa yılanının karşısına bir metrelik engerek yılanının çıktığını gördü. Gabon’a göre, boa yılanı kesin galipti. Ama güreş başlar başlamaz engerek yılanı köşesine kaçmış ve kura sonucu engerek kazanmıştı. Gabon öylesine şaşırmıştı ki, hayretten donakalmıştı. Bu çok nadir görülen olayın dışında genellikle güreşler kıran kırana geçiyor ve dostça bitiyordu. Gabon daha sonra Sina Çölü’nden geçerek Filistin’e, Suriye’ye ve oradan da Anadolu’ya geldi.

    Gabon, Hatay Amanos Dağları’nda tanıştığı bir tilki ile birlikte, Adana üzerinden Konya Ovası’na geldiler. Tuz Gölü’nün yakınından geçerken, Gabon tilkiye sanki bilmezmiş gibi sordu: “ Ne olmuş, buralara kar mı yağmış? “
    Tilki cevap verdi: “ Olur mu Gabon, hiç ağustos ayında kar yağar mı? “
    “ Kar değilse bu beyazlık ne? “
    “ Onlar kar değil, tuz. “
    “ Tuz mu? Ne tuzu? “
    “ Tuz işte, adına tuz deniyor. Yalayınca acı bir madde. Bence gereksiz. “
    “ Gereksizse neden var? “
    “ Zararı insanlara. Onlar çok önem veriyor. Yemeklerine tuz koyuyorlar, lezzetli oluyormuş. İnsanlar tuzsuz yemek yemezlermiş. Tuzlu yiyip, tuzlu yani acı konuşurlarmış. Birbirlerine kötü söz söyleyip, kalp kırarlarmış. Tuz onları sinirli yaparmış. “
    “ Tuz azalsa sinir de azalacak desene. “
    “ Öyle ama kim dinler? “
    “ Belki dinleyen çıkar. “
    “ Belki. “

    Yol üstündeki Uludağ’a uğrayıp orada on beş gün kalan Gabon ile tilki, daha sonra Çanakkale’ye gittiler. Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Onlar, deniz kıyısına oturup uzun uzadıya konuştular. Pek çok konuda fikir birliğine vardılar. İçinden çıkamadıkları bazı konular da vardı. Bunlardan belki en önemlisi: Sabah oluyor, akşam oluyor; günler geçiyor, aylar geçiyor yani zaman geçiyor. Zamanın geçmesinin, akıp gitmesinin sebebi ne? Bu sorunun cevabı nedense yüzde yüz doğru olarak açıklanamıyordu. Gabon tilkinin adını bilmiyordu. Sormak aklına gelmemiş, tilki de, adım şu dememişti. Oysa bilmesi gerekliydi. Gabon sordu: “ Ya tilki, iki aydır birlikteyiz. Bana çok yardım ettin. Sağ olasın. Seni hiç unutmayacağım. Adını demedin bana. “

    Tilki, kurnaz gülümsedi: “ Ben durumun farkındaydım ama sormanı bekledim. Sormasan söylemeyecektim. Hatıranda benim adım eksik kalacaktı. Esrarengiz durumları yani. Adım Sıma’dır. “
    “ Teşekkürler Sıma. “
    “ Karşıya geçerken boğulmayasın Gabon? “
    “ Korkma, ben balık gibi yüzerim. “
    Gabon, Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçtikten sonra, Avrupa’ya çıktı. Oraya Asya diyorlar, buraya Avrupa diyorlardı ama toprak hep o kara topraktı.

    Gabon’u aylar sonra nisan ayının ilk günlerinde Belgrat yakınlarında görüyoruz. O, uzun kış boyunca yılmadan, usanmadan santim santim ilerleyerek nihayet Belgrat’a ulaştı. Akdeniz’i şöyle bir dolaşmak düşüncesi, onu buralara kadar getirmişti. Gabon, Belgrat civarında bir yıl kaldı. Oralarda gezdi, dolaştı. Kendine pek çok arkadaş edindi. Bunların içinde Gabon’un hiçbir zaman unutamayacağı biri vardı ki, akıl ve mantık bakımından üstün derecelere ulaşmıştı. Bu, bir kartaldı. Kartal Roni. Avrupa kartallarının kralı Roni. Roni’ye göre: Dünya bilmeceden ibaretti. Neyin ne olduğu tam olarak bilinmiyordu. Sen söylenen ve yazılana körü körüne inanıyorsan mutlak doğru arayışı içine giremezdin. Bir bilinmezlik içinde kaybolur giderdin. Sen seni bilmezdin, seni kimse bilmezdi. Senden kimsenin haberi olmazdı, senin pek bir şeyden haberin olmazdı. Ben beni bilmek istiyorum, herkes beni bilsin istiyorum, benden herkesin haberi olsun, benim her şeyden haberim olsun diyorsan, önce söylenen ve yazılanı öğrenirsin. Bu bilgileri beyninde harmanlarsın. Özgün bilgi elde edersin. O zaman mutlak doğruyu aramana gerek kalmaz çünkü mutlak doğru gelir seni bulur.
    Burada Roni’nin fikirleri felsefe yapmak şeklinde özetlenmiştir.
    Roni, Avrupa’daki canlılar arasında haklı bir şöhrete sahipti. Fikirleri herkes tarafından kabul görüyordu. Fakat o bunu yeterli bulmuyor, düşüncelerini dünyaya yaymak istiyordu. Gabon’la bir gün konuşurken, bu konudan bahsetti ve Gabon Roni’ye, her gittiği yerde kendisini anlatacağına söz verdi.

    Gabon, Belgrat’tan ayrıldıktan sonra, Orta Avrupa üzerinden uzun yollar kat ederek İspanya’ya geldi. Ekim ayında Avrupa’nın özellikle dağlık kesimleri karlar altındayken, İspanya’da güneşli ve sıcak bir hava hüküm sürüyordu. Gabon, yedi ay süren İspanya gezisinden sonra, Cebelitarık Boğazı’nı yüzerek geçip, Fas kıyılarından Afrika’ya çıktı. Büyük Sahra Çölü’ne uzak kalarak, Atlas Okyanusu kıyılarını takip etti ve sonunda ülkesine (Gabon’a ) vardı.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

    GÖLGESİYLE YARIŞAN TAY
    At yarışlarının yapıldığı şehir hipodromu çok kalabalıktı. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her pazar günü olduğu gibi, bu pazar da birinci olana büyük ikramiyenin verildiği yarışlar yapılacaktı. Birincilik için en büyük aday Kara Bomba isimli attı. İki yıla yakın bir zamandır bu şehirde yapılan yarışmaların tek ve mutlak hakimiydi. Simsiyah rengi, kocaman gözleri ve dev gibi uzun boyuyla o her zaman atların en irisiydi. Daha uzun bir süre birinciliği kaptırmayacağı tahmin ediliyordu.

    Diğer yarışmacı atlar ise, Fırtına, Ak kız, Pençe, Sürpriz, Zorlu, Tavşan ve Yekta idi. Yekta, böyle bir yarışa ilk defa katılıyordu, oldukça heyecanlıydı. Gerçi yetiştirildiği yarış atı çiftliğinde çok iyi hazırlanmıştı, fakat genç ve tecrübesiz oluşu onu korkutuyordu. Ya birinci olamazsa?.. Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyordu. O zaman, sıradan bir yarış atı durumuna düşecek ve belki bu durum hep böyle sürüp gidecekti. Bin bir çeşit yarış hilelerinin yapıldığı, düzenin ve entrikanın bol olduğu bu yarışlarda birinci olmak sadece süratli olmak ve dayanıklılık demek değildi. Mesela, bazı yarışlarda Tavşan tavşanlık yapardı. Yarış başlar başlamaz öne geçer, temposunu gittikçe arttırır, atları yorar ve yarışı bırakırdı. Son düzlükte Kara Bomba yaptığı bir atakla birinciliği kazanırdı. Pençe isimli yarış atı Kara Bomba’nın diğer yardımcısıydı. Yarış sürerken form durumu yüksek olan atları kollar, onlara çarpar, önlerine geçip hızlarını azaltır ve Kara Bomba’nın yarışı kazanmasını sağlardı.

    Atlar, düzenli olarak başlama yerinde sıralandılar. Start için tabanca sesi duyulur duyulmaz, sekiz tane güçlü yarış atı ileri atıldılar. Çıkışı çok kuvvetli olan Tavşan hemen öne geçti. Yekta tüm çabasına karşılık ikinci sırada kalmıştı.” Tüh be, Tavşan’ı kaçırdım!..Bu Tavşan’ı zaten son düzlüğe kadar kimse geçemezmiş. Yarışın ortasına gelmeden onu mutlaka geçmeliyim. Haydi Yekta, daha hızlı, daha hızlı…”

    1500 startı geçildiğinde Tavşan ikinci durumdaki Yekta’nın üç boy kadar önündeydi. “ Bomba nerelerde ki, dönüp bakmalı. Tavşan bu süratiyle yarışı tamamlayamaz. Vay, Bomba hemen arkamdaymış! Ne oluyor ya, ne dümen çeviriyor bunlar? Son düzlüğe kadar orta sıralarda saklanırmış bu. Benden huylandılar muhakkak. “

    Yarışın ortası: 1000 startı geçilirken, Tavşan isimli yarış atı aniden koşu pistinin kenarına çıktı ve yarışı bıraktı. Yekta süratle onun yanından geçti ve birinci duruma yükseldi. Fakat yarışın bitmesine 1000 metre vardı ve Kara Bomba, Yekta ile arasındaki farkı gitgide kapatmaktaydı.

    Son düzlüğe ( son 500 metre ) Yekta ile Kara Bomba başa baş girdiler. Nefesleri kesen bir mücadeleden sonra bitişe 100 metre kala başlayan Yekta’nın öldürücü deparları yarışı iki boy farkla kazanmasını sağladı. Yekta mutluydu artık çünkü ilk yarışını zor da olsa birinci olarak bitirmeyi başarmıştı. Yekta, Kara Bomba ve ekibiyle birçok defalar daha yarıştı. Girdiği her yarışta birinci oldu. Artık bu şehir ona dar gelmeye başlamıştı. Dışa açılmalı, adını daha geniş çevrelere duyurmalı ve daha büyük yarışlar kazanmalıydı. Nitekim girdiği bölge birinciliği koşusunu da kazanınca, bir ay sonra yapılacak olan ülke şampiyonluğu yarışına katılmak için antrenmanlarını daha da sıklaştırdı.

    Hazırlandığı yarış atı çiftliğinde birçok yarış atı Yekta’ya değişik zamanlarda katıldıkları yarışmaları anlattılar. Yekta, onları büyük bir dikkatle dinledi. Görgüsünü, bilgisini arttırdı. Yekta’ya göre, bilmenin, öğrenmenin sonu yoktu. Her yeni bilgi yeni bir şeyler öğretirdi. Önemli olan öğrendiklerine kendi düşüncelerinden yeni fikirler katarak “ özgün bilgi “ elde edebilmekti. Doğru düşünebilmek ancak kendini çok iyi tanımakla mümkün olabilirdi. Bu da kişisel erdem için gerekli olan “ oto kontrol “ yani kendi kendini kontrol etme yeteneğini sağlardı. Oto kontrol yeteneğinin düzenli olması, mükemmellik sınırlarını zorlardı.

    Günler günleri kovaladı. Her geçen gün Yekta’nın gücüne güç katıyordu. Gittikçe daha süratli koşmaya ve mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başlamıştı. Büyük yarışa yedi gün kalmıştı. Öğleden sonra özel olarak hazırlanmış kamyona Yekta’yı bindirdiler. Kamyon, biraz sonra ülkenin en büyük şehrine gitmek üzere yola çıktı. Yolun yarısı geçilmişti ki, kamyon büyük bir gürültüyle yol kenarındaki hendeğe yuvarlandı. Sonra derin bir sessizlik. Yekta’ya şans eseri bir şey olmamıştı. Kapısının açılmasını bekledi. Gelen giden yoktu. Uzun bir süre uğraştıktan sonra kapının kilidini kırmayı başardı. Korkuyla dışarı fırladı. Yola çıktı. Çok uzaklarda tek tük ışıklar görünür gibi oluyordu. Yarışın yapılacağı yer oralarda olmalıydı. Kamyon olmasa da olurdu. Kendi başıma da olsam oraya varabilirim, diye düşündü. Koşmaya başladı. Koştu…Koştu…

    Aradan bir saatten fazla zaman geçti. Hava kararmaya,Yekta, şaşırmaya başladı. Ne oluyordu? Neden ortalık hep aydınlık kalmıyordu? Karanlık kadar anlamsız şey var mıydı? Şaşırmakta haklıydı. Gündüzleri açık havada antrenman yapar, hava kararmadan içeriye girerdi. İçerde de ışıklar gece gündüz yanardı. O, şimdiye kadar karanlıkta hiç kalmamıştı. Yekta ay ışığı altında, yavaş bir tempo tutturmuş olarak kilometrelerce koştuktan sonra birden ürperdi. Sol tarafında bir karartı vardı ve kendisini geçmeye çalışıyordu. Hızla başını çevirdi. Bir at !..

    Yekta: “ Kim ola ki? Nereden çıktı birdenbire? Neyse kim olduğu beni ilgilendirmez. Önemli olan beni geçmek üzere olması.İşte buna izin vermem!..Şimdiye kadar kimse bana toz yutturamadı. Tempoyu biraz arttırayım, bakalım ne yapacak? “ diye düşündü. Yekta’nın gölgesini geçmek için verdiği uğraş bütün bir gece boyu devam etti. Sabaha karşı karanlık yerini aydınlığa bırakırken Yekta’nın gölgesi silinip gitti. Bir aralık, kafasını sol tarafına çeviren Yekta onu göremedi. Sağına baktı, yine yok. Arkasına baktı, gerilere daha gerilere baktı. Rakibinin olağanüstü tempoya ayak uyduramayıp yarışı bıraktığını zannetti. Hızını yavaş yavaş azalttı.

    Yekta hafif bir tempo ile koşmaya bir saat kadar daha devam etti. Yarışın yapılacağı şehrin işte ilk evleri gözükmeye başlamıştı. Yekta yolda rastladığı bir sütçü beygirine at yarışlarının yapılacağı hipodromun nerede olduğunu sordu. Tarif edildiği üzere yoluna devam etti. Göğsü gururla kabarmış olarak, başı dimdik vaziyette, şehrin ana caddesinden geçerken arabalar durmuştu ve yol kenarındaki insanlar gazetelerde, dergilerde birçok defalar resmini gördükleri, hakkında yazılan yazıları okudukları bu şahane tayı çılgınca alkışlıyorlardı. Hipodromun kapısının açık olmasından yararlanan Yekta, içeriye girdi. Biraz sonra koşu pistine çıkmıştı. Altı gün sonraki ülke birinciliği koşusu burada yapılacaktı. Ağır adımlarla koşu pistinde tur atan Yekta o yarışta birinci olmayı düşünüyordu mutlaka.

    Yekta’yı getiren kamyonun devrildiğini haber alan sahibi olay yerine gelmişti. Sürücü ile seyis yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Yekta’nın sahibi sabah olunca Yekta’yı aramaya koyuldu ve onun hipodroma geldiğini haber alınca oraya gitti. Hipodromun kapısından içeriye giren Yekta’nın sahibi Yekta’yı koşu pistinde ağır adımlarla koşarken görünce “ Yekta… Yekta…”diye bağırarak piste fırladı. Hızla koşarak Yekta’ya yetişti ve onun boynuna sarıldı. Yekta neden sonra durumun farkına vardı. Sahibi onu bu yabancı şehirde aramış ve bulmuştu.

    Yekta’nın sahibi Yekta’yı bir arkadaşının yarış atı çiftliğine götürdü. Yorgun durumdaki Yekta o günü ve ertesi günü dinlenerek geçirdi. Daha sonra koşu antrenmanlarına başlayan Yekta üç gün içinde eskisinden daha iyi bir form tuttu. Artık hazırdı ve birincilik için en şanslı kendisini görüyordu.

    Yekta yarış günü kasırga gibi esti. Daha ilk metrelerde yaptığı korkunç atakla öne geçti. Çılgın gibi koşuyordu. Türkiye’nin en iyi yarış atları onun sürati karşısında çaresiz kalmışlardı. Açık farkla ve rekor bir dereceyle yarışı birinci olarak bitirdi. Bu birincilik onun pratik ile teoriyi en iyi şekilde birleştirmesiyle oluşmuştu. Sonuç olarak, mükemmele ulaşmış ve geçilmez ünvanına sahip olmuştu.

    Türkiye Şampiyonu olan Yekta doğup büyüdüğü yarış atı çiftliğine geri dönünce coşkulu bir şekilde karşılandı. Çiftlikteki yarış atları bahçedeki televizyondan yarışı izlemişler ve Yekta’nın birinciliğine çok sevinmişlerdi. Yekta birkaç ay sonra özel uçakla İngiltere’ye götürüldü. Yakında Avrupa şampiyonası vardı ve Yekta bu yarışta Türkiye’yi temsil edecekti. Yekta sıkı bir antrenman programına alındı. Yaptığı her antrenman onun derecesini giderek geliştirmesine ve daha hızlı koşmasına yol açıyordu. Şampiyonaya birkaç gün kala Yekta’nın Avrupa rekorunu zorlar hale gelmesi sahibini sevindirmişti. Ama Yekta’nın durumuna sevinmeyenler de vardı. Tribünlerde Yekta’yı dişlerini gıcırdatarak seyreden birkaç kişi onun ölüm fermanını imzalıyordu: “ Yekta, Yekta dedik aldık başımıza belayı. Yarış atı değil sanki fırtına. Yaptığı şu dereceye bak. Son adımını biraz çabuk atsa Avrupa rekoru olacak. “
    “ Ne demezsin. Bu sadece bir antrenman koşusu. Yalnız koşuyor, kendisini zorlayan rakibi yok. Esas yarış olsa kesinlikle geçilmez. Şu anda Avrupa’daki en iyi yarış atı Yekta. “
    Bir üçüncü kişi ise: “ Bizim at Yekta’yı geçemez. O zaman ha ikinci olmuşsun, ha sonuncu. Yekta yarışa girmese biz birinci oluruz. Bu gece Yekta’ya bir iğne vurursak ölür gider. Birincilik ödülünü alır, harcarız. Hem ülkemizin reklâmı olur. Reklâm işi ülkeye döviz kazandırır. “
    “ Tamam, bu gece üçümüz Yekta’nın durduğu yere gireriz. Hepimizin elinde birer zehirli iğne. Yekta birimizden kaçsa ötekine yakalanır. “

    Gecenin ilerleyen vakitlerinde Yekta bir iç sıkıntısı yaşıyordu. Huzursuzdu. Huzursuz olması, onun uyumasını engelliyordu. Derinden gelen ayak sesleri duydu. Bu saatlerde bakıcılar ahıra girmezdi. Yoksa gelenler yabancı mıydı? Amaçları ne olabilirdi? Yekta yine de aklına kötü şeyler getirmedi. Bekledi. Biraz sonra ellerinde sopalarla, iğnelerle üç kişi karşısına dikilince ürperdi. Korktu. Zalim adamlar, aniden harekete geçerek bütün suçu iyi bir yarış atı olmak olan Yekta’ya sopalarla acımadan vurmaya başladılar. Canı yanan Yekta birkaç adım gerileyince arkası duvara dayandı. Adamlar, Yekta’nın üstüne çullanınca sert tepkiyle karşılaştılar. Yekta şaha kalkarak güçlü ön ayaklarını adamlardan birinin kafasına indirdi. Adam, boş çuval gibi yere düştü. Yekta geri dönerek arka ayaklarını savurdu. Darbe hedefini bulmadı ama iki adam niyet bozarak yerde yatan arkadaşlarını sırtlayıp olay yerinden uzaklaştılar.

    Yekta daha sonra yerdeki sopaları ve iğneleri bir torbaya koyup çöpe attı. Olanların kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Kötülükler yayılmamalıydı. Dünyada kötülükler iyiliklerden daha çoktu. Kötülük yapmak kolaydı, zor olan iyilikti. Yekta şimdi zoru başarmıştı. Adamlar kaçmıştı. Belki bir daha kimseye kötülük yapmazlardı. Tekme yiyen adam yaşıyor muydu? Bunu bilemezdi. Adam yaşasa bile insanlar Yekta’yı kısa bir süre de olsa gözetim altına alırlardı. Bir, iki gün antrenman yapmamak, Yekta’nın Avrupa şampiyonu olamaması demekti. Bu durum Yekta’yı psikolojik olarak çökertirdi. Geride ondan birincilik bekleyen koskoca bir ülke vardı. Milyonlarca insanın hayali gerçek olmazdı. Yarış atı çiftliğinde arkadaşları vardı. Kendisine fikir bakımından büyük destek olan can arkadaşları. Ülke şampiyonluğu ödülü gibi, Avrupa şampiyonluğu ödülünü de arkadaşlarına verecekti. Güzelim altın kupalar iki tane olacaktı.

    Avrupa şampiyonasında Yekta taktik gereği ilk 300 metreyi orta sıralarda geçti. Yavaş yavaş temposunu artıran Yekta 1000 metre geçilirken az bir farkla öndeydi. Son 500 metreye dört at yan yana girdi. Yarışın bitmesine 50 metre kala bir aralık dördüncü duruma düşmesine karşın, hınçla ileri atılarak ciğerlerini parçalarcasına gayret gösterdi ve yarışı kazandı. Yekta, Avrupa Şampiyonu olmuştu. Yekta, ülkesinde coşkulu bir şekilde karşılandı. Gazete, radyo ve televizyon haberlerinde hep Yekta vardı. Avrupa’daki yayın kuruluşları da Yekta’dan bahsediyordu. Aylar sonra Yekta’yı Amerika’da görüyoruz. O. New York’ta yapılacak Dünya Şampiyonası için buraya getirilmişti. Otoriteler tarafından birinci olmasına kesin gözüyle bakılan Yekta, ne yazık ki, Avustralya şampiyonuna geçildi ve ikinci oldu. Ödül töreninde dünya ikincisi Yekta gümüş madalya boynuna takılırken neşeliydi. Kolay değildi, bir yıldır pek çok yarış kazanmış, hep birinci olmuş, hiç geçilmemişti. Dünyanın en hızlı koşan ikinci yarış atı olmak nice yarış atının hayallerinin ötesindeydi. Gerçi dünya ikinciliği imkânsız değildi ama çok zordu. Yekta bu çok zoru başarmıştı.

    Birkaç gün sonra Yekta’yı sıkıntı basmaya başladı. Geçen günler ona başarısını benimsetiyor, birinci olamamanın verdiği üzüntüyü artırıyordu. Giderek artan üzüntüye dayanamayan Yekta, New York’taki yarış atı çiftliğinden kaçarak Appalaş Dağları’na gitti. Yekta, Appalaş Dağları’nda gezerken ilerdeki çimenlikte otlayan vahşi atlar gördü. Bunlar Mustang atlarıydı.
    Yekta, onların yanına giderek: “ Merhaba, beni de aranıza alır mısınız? “ diye sordu.
    Mustangların başkanı olan Gera: “ Olur tabi, gel katıl bize arkadaş “ dedi. Yekta, Mustangların arasına katılıp, onlarla birlikte otlamaya başladı. İyiydi, güzeldi buralar, Mustanglarla kaynaşıverdi.

    Aradan bir saatten fazla zaman geçmişti. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidileceğini söyleyip, haydi, dedi ve koşmaya başladı. Yekta’nın katılmasıyla sayısı yirmiye ulaşan at sürüsü hızla yol alıyordu. Mustang atlarında en güçlü olan ve en hızlı koşan sürüye başkan olurdu. Orta sıralarda koşsun, sürüye başkan olsun? Böyle şey olmazdı. Sürü başı geçildi mi, başkanlığı kaybederdi. Şimdi Gera farklı şekilde önde koşuyordu. Diğer atlar Gera’ya yetişmek için çaba sarf ediyorlardı.

    Yekta ise, hep son sıralarda koştu. Çamlığa varıldığında sadece iki atı geçmişti, yani Yekta 18. olmuştu. Yekta bunu kabullenmek istemedi. O, bir yarış atıydı ve kum veya çim pistte koşmaya alışkındı. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidiyoruz deyip fırlamış, diğer atlar da, onun peşine takılmıştı. En son koşmaya başlayan ise, ne oluyor, ne çamlığı diye düşünmesine bile fırsat kalmayan Yekta’ydı. Gerçi çim üstünde de uzun süre koşmuşlardı ama sonra taşlık bir araziden geçmişler, daha sonra çalılık ve ağaçlık bir yerde koşmak zorunda kalmışlardı. Mustanglar, daha önce defalarca gidip geldikleri bu yolu ezberlemişlerdi. Taşlıkta koşarken nereye basılması gerektiğini, çalılıktan, ağaçlıktan geçerken hangi yolun kestirme olduğunu biliyorlardı. Yekta bu sebeplerden dolayı her kilometrede bir adım gerilese on kilometrede on adım gerileyeceğini düşündü. Zaten Gera ile arasındaki fark işte o kadardı. Yekta, bir daha yarış pistlerine dönmedi. Hep dağlarda Mustanglar arasında kaldı. Geçen zaman genç Yekta’nın gücüne güç kattı ve Gera bir gün Yekta tarafından geçildi. Mustanglara başkan olan Yekta uzun yıllar başkan kaldı.

    Yekta’nın başkanlığında Mustanglar aralarında iyi bir dostluk ortamı sağlamışlardı. Yekta, Mustang atları ve eski başkan Gera tarafından sorgulanıyor ve kendisine buraya gelmezden önceki hayatı hakkında çeşitli sorular soruluyordu. Bugün bir cümle, yarın üç cümle derken, birkaç ay sonra Mustanglar arasında Yekta’nın hayat hikâyesini öğrenmeyen kalmamıştı. Bu arada grupta bulunan genç bir dişi at, Yekta’ya özel ilgi duyuyor ve her anını Yekta ile paylaşmak istiyordu. Yekta da bu ata karşı ilgisiz kalmamıştı. Baharın gelmesiyle birlikte yeni doğan altı tay gruba katılmıştı. Bunlardan biri, Yekta’nın oğluydu.

    Günler günleri, haftalar haftaları kovaladıkça, Yekta’nın dikkatini bir şey çekmeye başlamıştı. Tayların aralarında yaptıkları koşularda oğlunun önde olmasını ve aradan zaman geçtikçe diğer taylarla arasındaki farkı arttırmasını gözlemliyordu. Oğlu bu işi severse, emin ellerde uzun süreli bir yetiştirilme evresinden sonra katılacağı yarışmalarda birincilikler alırsa, Türkiye ve Avrupa şampiyonluğu yarışlarını kazanırsa, dünya şampiyonluğu yarışına katılır ve benim başaramadığımı başarır dünya şampiyonu olursa, sıkıntılar bir andan biterdi. Yakışırdı, Rüzgâr’a dünya şampiyonluğu yakışırdı.

    Bir yaz sabahı Yekta, Rüzgâr ve Mustang atları ile birlikte yola çıktı. Hedefleri, Yekta’nın sahibinin Amerika’daki arkadaşının yarış atı çiftliğiydi. Oradaki insanlar, Rüzgâr’ın fuleli koşularını görünce mutlaka ilgilenirler ve sistemli bir çalışmadan sonra yarışlara katılmasını sağlarlardı. Başarı geldikçe ilgi artar ve zirve düşünülürdü.

    Çiftliği vardıklarında Yekta, sahibi tarafından gözyaşları içinde karşılandı. Yekta’nın sahibi, Yekta’yı, dağlardan gelen at grubunda çok uzaklardan fark etmiş ve onlar daha çiftliğe varmadan koşarak yanlarına gitmiş ve Yekta’nın boynuna sarılmıştı.
    “ Güzelim benim, canım Yekta, nerelerdeydin? Dünya şampiyonluğu için şartlanmıştın, olsun, ikinci oldun. Bu yıl yapılacak yarışmaya girer ve şampiyon olurdun. Hemen pes etmek var mı be, aslanım? Bulut olmadan yağmur, soğuk olmadan kar yağar mı? Tabi ki, dünya şampiyonluğu yolunda önüne türlü engeller çıkacak, belki başarı biraz gecikecek ama sabredeceksin ve kazanacaksın. İyi her zaman vardır. O zaman sen iyinin iyisi olmak için, çalışacaksın. Çalışmadan başarı kazanılmaz. “

    Sonraki günlerde Mustang atları bahçedeki büyük ekranda, videodan Yekta’nın yarışlarını baştan sona izlediler. Hele o dünya şampiyonluğu yarışı: Yarış süresince Mustang atları ve Gera, tüm güçleriyle, haydi Yekta, haydi Yekta diye bağırmışlar ve yarış bitince Gera, bravo sana diyerek Yekta’yı alnından öpmüştü. “ Sen bizim gönüllerimizin şampiyonusun Yekta. Sana bu yarış sonrasında bir kez daha hayran oldum. “ demişti.
    Bu arada yarış atı çiftliğinde bulunan yüze yakın at, Yekta ile tanışmak ve onun anılarını dinlemek için, fırsat kolluyordu. Ertesi gün Avrupa’nın en iyi altı yarış atı, dünya şampiyonluğu yarışına hazırlanmak için, çiftliğe geldi. Yekta bunların arasında bulunan Kara Bomba’yı hemen tanıdı. Demek ki, Kara Bomba, Türkiye Şampiyonu olmuş ve Avrupa’da dereceye girmişti. Şimdi Yekta’nın kafasını şu soru kurcalıyordu: Kara Bomba, Avrupa kaçıncısı olmuştu?
    Kara Bomba kendilerini karşılayan çiftlikteki atların ön sırasındaki Yekta’yı görüp yanına geldi: “ Yekta, nasılsın? Beni tanıdın mı? “
    Bunun üzerine gülümseyen Yekta şöyle konuştu: “ Tanımam mı? Kara Bomba’yı nasıl tanımam? Senin bilmem kaçıncı yarışındı ya, benim ilk yarışımda kıyasıya mücadele etmiştik. Daha sonraki zamanlarda pek çok defa yarışmıştık. Ben bölge şampiyonu olduktan sonra, bir daha yarışamadık. “
    “ Doğru. Sonradan sen Türkiye ve Avrupa Şampiyonu olunca şöhretin iyice arttı. Bütün tanıdığım yarış atları sana benzemek ve senin gibi üstün başarılar elde etmek için, çalışmalarını iki, üç katına çıkardılar. Anlayamadığım bir şey var: Neden dünya ikincisi olunca ortadan kayboldun? Sonrası hakkında türlü hikâyeler duydum. “
    “ Bak Kara Bomba, ben birincilik için yaratılmışım. Girdiğim her yarışı birinci bitirmeliyim. Dünya ikinciliği beni sarmadı. İlk günler sevinmiştim ama sonradan birinci olamamanın verdiği üzüntü giderek ağırlaştı. Beni tanıyan her şeyden uzaklaşmak istedim. Bu çiftlikten ayrılıp dağlara gittim. O dağlarda, Mustanglarla tanıştım. Mustanglarla tanışmamın bana faydası büyük oldu. Onların başkanı Gera’yla dost olduk. Bu arada bir oğlum oldu. Adı: Rüzgâr. Gel seni onlarla tanıştırayım. “
    Yekta, daha sonra Kara Bomba’yı, ailesiyle ve Mustanglarla tanıştırdı. Bir arada olmanın verdiği hazla, güzel sohbetler yaptılar, şeker yediler, tatlı konuştular.

    Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yarış atı çiftliğinin sınırları dışına çıkan Yekta ile Kara Bomba, en derin yeri bir karış olan derede ilerlemeye başladı. Bu ilerleme enine değil boyunaydı. Derenin akış istikametinin ters yönüne doğru gidiyorlardı.
    Yekta: “ Sorması bilmem yanlış olur mu? Kara Bomba, sen Avrupa kaçıncısı oldun da buraya geldin? “
    Kara Bomba: “ Bak onu söylemeyi unuttum. Avrupa üçüncüsü oldum ama sen buna aldanma. Buraya kesin dünya şampiyonu olmak için geldim. “
    Yekta: “ Dünya şampiyonu olmak istemene sevindim. Hedefinden asla şaşma. Umarım yarışmada elinden gelenin fazlasını yaparsın ve dünya şampiyonu olursun. Türkiye, uzun yıllardır bu yarışmaya katılıyor fakat bir dünya şampiyonu çıkaramadı. Yazık bize. “
    Kara Bomba: “ Hiç de yazık değil. Acınacak halde değil, özenilecek haldeyiz. Herkes sana özeniyor, imreniyor. Türkiye’deki yüzlerce yarış atının hayallerini süslüyorsun. Nerede üç, beş yarış atı görsem, hepsi senden bahsediyor. Bir yıl içinde girdiğin her yarışı kazanıp dünya ikinciliğine kadar yükselmen akıl almaz bir gücün, kuvvetin, kudretin sembolü. Yekta, vazgeçmez, hedefine ulaşır, zirveye çıkar, döner döner yine yener, diyorlar. “

    Kara Bomba’nın son sözleri üzerine Yekta aniden durdu. Kara Bomba da Yekta’dan iki adım ileride durdu. Kara Bomba geriye döndü. Yekta sordu: “ Dur bakalım, Kara Bomba! Sen ne demek istiyorsun? Ne söylemek istiyorsun? Çıkar ağzındaki samanı. “
    “ Ben ağzımdaki samanı çıkarırım. Eteğimdeki sırları da dökerim. Yarış atları arasında aldatmaca olmaz, yalan söylenmez. Şu son bir yıldır sırf Türkiye ve Avrupa şampiyonu olup, Amerika’daki bu yarış atı çiftliğine gelebilmek için, geceleri bile antrenman yaptım. Türkiye şampiyonu oldum, Avrupa şampiyonu olamadım ama olsun, buraya gelmeyi başardım. Amacım, kaybolduğun bu yerlerde seni arayıp bulmak ve dünya şampiyonluğu yarışına katılman için, seni ikna etmekti. Geçen yıl ikinci olduğundan dolayı, bu yıl yapılacak yarışmaya kontenjandan katılabilirsin. Bildiğin gibi ilk üçe girenler, sonraki yarışmaya direk katılabiliyor. Avrupa’dan bu yarışmaya katılmak için gelen diğer beş arkadaş da, benimle aynı görüşte. Yekta mutlaka bu yarışmaya katılmalı diyorlar çünkü Avrupa on yıldır dünya şampiyonu çıkaramadı. Hepimizin hızı, derecesi, gücü belli. Bu yılki yarışmaya diğer kıtalardan katılanlar arasında geçen yılın şampiyonu Avustralyalıyı geçecek at yok. Avustralyalı, bu gezegende kimse beni geçemez, diyormuş.
    Şu son bir yıldır beş kıtada girdiği elli iki yarışmada geçilmedi. Söylediği yalan değil. Boş keseden atmamış, dolu keseden atmış. Şimdi o dolu keseden atıp tutarken, ben orada olsam ve ona desem ki: Birincisin ama seni geçecek bir at mutlaka bulunur. Avustralyalı derse bana: “ O at sensen çık karşıma. Benimle teke tek bir yarışa var mısın? 2400 metrelik yarışta 50 metre avans veririm. Eğer beni geçersen, söz sana, bir daha yarışlara katılmam. “
    İşte böyle Yekta. Avustralyalıyla yarışırım yarışmasına ama rezil olmak var işin ucunda. Bir de beni geçer, sonra dünya bana güler. Avustralyalı bana değil de sana, çık karşıma avanssız yarışalım, dese onunla böyle bir uğraşa girer miydin? Sence Avustralyalıyı yarışta geçer misin? Bence geçersin. Bilmem kaç kilometre koşarak buraya geldik, sende yorgunluk belirtisi görmedim. Dağ havası sana yaramış. Enerji dolusun. Bir yıl önceki Yekta ile şimdiki Yekta arasında ortaçağ ile yeniçağ arasındaki fark kadar fark var. Boyun uzamış, irileşmişsin, adalelerin fazlasıyla gelişmiş. Yarışman mümkün olsa, geçen yılki Yekta’yı farklı geçersin. Avustralyalı girdiği her yarışı kazanıyor ama geçen yıl yaptığı dereceyi fazla ilerletemedi. Şu takdirde sen Avustralyalıyı geçersin. “

    Kara Bomba’nın uzunca konuşmasının ardından söz sırası Yekta’ya geldi: “ Bana vermek istediğin mesajı aldım. Avrupa’dan gelen arkadaşlarla da konuşalım. Sen Avrupa üçüncüsü olmuştun. Birinci, ikinci kimler olmuştu? “
    “ Birinci İngiliz, ikinci Fransız, üçüncü ben yani Türkiye, dördüncü Rus, beşinci İspanyol ve altıncı Polonyalı. “
    “ Artık dönelim. Sen arkadaşlarla konuş. Konu hakkında ne söylemek istiyorlarsa söylesinler. Eleştirilecek durum varsa eleştirsinler. Ben dünyada eleştirilemeyecek hiçbir fikir ve düşünce sistemi olacağını sanmıyorum. Çelişkilerle dolu fikirleri yüzde yüz doğrudur diye sunamazsın. Bir hayali gerçektir diye lanse edemezsin. Bu budur daha iyisi yoktur, çatlarsın, diye tehdit edemezsin. Aklımın, mantığımın almadığı, doğruluğu ispatlanmamış bir olayı kabul etmem mümkün değil. Kara Bomba, birinci İngiliz demiştin değil mi? Nasıl biri bu İngiliz? Bana kısaca tanıt. “
    “ Başkalarının fikirlerine önem veren, onları dinleyen fakat kendi fikirlerini her zaman geçerli kılan bir tip. Siz düdüklerinizi öttürün oysa benim borazanım farklı öter ve daha kalıcıdır, demesiyle meşhurdur. Yarışmalarda bambaşka bir kimliğe bürünür. Koşarken, temposunu rakibine göre değil, kendine göre ayarlar. Geride kaldım, öne geçmeliyim, diye bir çaba içine girmez. Bütün amacı, ipi en önde göğüslemektir. Birinci olmaktan büyük keyif alır. "
    Daha sonra Yekta ile Kara Bomba çiftliğe geri döndüler. Ertesi gün taylar arasındaki koşularda Rüzgar fazlasıyla dikkat çekti. Genç yaşına karşın, yarış atları arasında gücünü gösteriyor ve birinci oluyordu. Yekta'nın sahibi ve Amerikalı arkadaşı işte bu dediler ve Rüzgar'ı çalıştırmaya başladılar. O yıl Avustralyalı dünya şampiyonu oldu. Yekta'nın katılmadığı bu yarışta İngiliz ikinci oldu. Avrupa'dan katılanlar arasında diğer en iyi dereceyi Kara Bomba yaptı ve altıncı oldu.

    Ertesi yıl önce Türkiye sonra Avrupa şampiyonu olan Rüzgar dünya şampiyonluğu yarışında Avustralyalıyı geçti ve birinci oldu. Sonraki yıllarda Rüzgar arka arkaya dünya şampiyonu olarak Türk'ün gücünü dünyaya duyurdu. Bu zaman süresince Yekta Amerika'da kaldı. Dağlarda Mustanglar arasındaydı. Ara sıra düze inip yarış atı çiftliğine geldi ve bahçedeki dev ekrandan Rüzgar'ın yarışlarını izledi. Oğlu birinci oldukça kendi kazanmışcasından bin kat fazla sevindi.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

    BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
    Asistan - 5 Renk Yayınevi - 2011
    Türkçe 6. Sınıf Soru Bankası - Ankara Yayıncılık - 2018 - Sayfa 194
    Deneme Sınavı 8. sınıf - Ankara Yayıncılık
    Eğlendiren Masallar - Karaca Yayınları - 2022 - 32 sayfa

    İnternetten bulup alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım, okuyucuya güzel hikayeler sunmaktır.


    OT YİYEN KAPLAN
    Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu. Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda gezintiye çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı. Zamanla gelişip güçlendi. Kafesi dar değildi, ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı, hayali gözlerinin önünden gitmeyen ormana kavuşmak, hayatına kendisi yön vermek istiyordu. İnsanlar akın akın geliyorlar, kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.

    O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı kilitledi, gitti. Bakıcısı kapıyı kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin yuvasına oturuşu ve anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları onu yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar çoğalmaya başladılar. İnsanlar, akşam yemeklerini yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç kaplanın yüreğini saran sıkıntı gitmiş, gitmiş, kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.

    Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü pençeleriyle kapıya hızla asıldı. Tam olarak kilitlenmemiş kapı açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerideki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu. Oldukça yorulmuştu. Durup dinlendikten sonra hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.

    Genç kaplan dağlar, tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç gün üç gece sonra, sabah güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu. Neşeli neşeli yürürken karnının acıktığını hissetti. Kaçtığından beri heyecandan üç gündür bir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne bakıcısı vardı. Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: Ne ile karnını doyuracaktı?

    Böyle düşünüp yürürken, ilerideki otlukta bir geyik gördü. Geyik, arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeğe başlıyordu. Geyik, aniden koşmaya başladı. Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki kaplan fırladı. Biraz sonra geyiğin önüne iki kaplan daha çıkınca geyik dört yandan sarılmıştı. Belli kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı. Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş bir kesme vurdu. Kaplan sırtüstü yere yuvarlandı. hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat tutturamadı. Peşinden gelen diğer kaplanlar da yetişmişti. Geyik, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üç tane kaplanla baş etmesi olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve yediler. Daha sonra çekilip gittiler.

    Genç kaplan, olduğu yerde donmuş kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat orman kanunları böyleydi. Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu.“ Demek ki ” dedi, “ kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben de kaplan olduğuma göre benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ben karnımı doyurmak için diğer hayvanları öldüremem. Kimse beni öldürmeye alıştırmadı. Öldürmeyi bilmiyorum ve öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik ot yiyerek besleniyordu. Gücü kuvveti yerindeydi. Ot yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok, ya aç kalacağım ya da ot yiyeceğim. Varsın “ kaplan ot yer mi “ varsın “ ot yiyen kaplan olur mu “ desinler.

    Aradan bir ay geçti. Ot yiyen kaplan ormanda aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Kaplanlar onu aralarına kabul etmişlerdi, ama ormandaki yaşam ot yiyen kaplana ters geliyordu. Neden geyik, karaca, tavşan gördüklerinde aniden saldırganlaşıyorlardı. Onlar öldürmek için programlanmışlardı, yaşamak için öldürmek zorundaydılar. Bu tarafta bir kaplan ot yiyerek yaşıyordu, bunu da düşünmek lazımdı. Ot yiyen kaplan bir gün ormanda gezerken karşısına bir tavşan çıktı. Tavşanın kendisini görüp de kaçmamasına şaşırdı. Hayret, tavşan üstüne doğru geliyordu. Kenara çekilmek istedi, çekilemedi. Ayakları tutulmuştu. Tavşan, ot yiyen kaplana çarpıp sırtüstü düştü. Daha sonra yattığı yerden doğrulup onun yüzünü elledi, yanaklarını okşadı. “ Sen ot yiyen kaplan mısın? “ diye sordu. Ot yiyen kaplan gık diyemedi. Dili damağına yapışmıştı.
    Tavşan: “ Tabii canım, sen ot yiyen kaplansın. Ağzın öteki kaplanlar gibi kan kokmuyor. Bak ot yiyen, şöhretin kulağıma kadar geldi. Sen ormana alışamazsın, hayvanat bahçesine dönmelisin. Duyduğuma göre, kaplanlar senin gözlerinin önünde bazı hayvanları öldürüp, seni de öldürmeye alıştırmak isterlermiş. Eğer öldürmeye alışamazsan kaplanlar seni öldürürler. Sen beni dinle ve çek git buralardan “ dedikten sonra yürüyüp gitmek isterken az ilerdeki bir çukura düştü. Ot yiyen kaplan tavşanı çukurdan çıkardı ve onun yüzüne dikkatle bakınca göz çukurlarının boş olduğunu gördü. Gözleri yoktu bu tavşanın. Kör bir tavşan diye geçirdi içinden. Onu sırtına bindirdi ve yuvasına götürüp bıraktı.

    Ertesi gün kör tavşanı yuvasında ölü olarak bulan ot yiyen kaplan gözyaşlarını tutamadı. Şimdiye kadar kör tavşana dokunmayan kaplanlar onu ot yiyen kaplanın sırtında giderken görünce kıskanmışlar ve öldürmüşlerdi. Ot yiyen kaplanın yüreği nefretle doldu. Bu kadarı da fazlaydı artık. Ne istemişlerdi garip bir tavşandan. Son sürat koşarak kaplanların arasına dalan ot yiyen kaplan otuzdan fazla kaplana rest çekti. “ Kör tavşanı öldürmek kolay, sıkıysa gelin beni de öldürün. “ Kaplanların beklediği buydu zaten. Ot yiyen kaplanı çileden çıkarıp üstlerine saldırtacaklar sonra parça parça edeceklerdi. Evdeki hesap her zaman çarşıya uymazdı. Aniden ortalık karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Kaplanlar sağa - sola kaçıştılar ama ot yiyen kaplan kaçmadı. Sırılsıklam oluncaya kadar bekledi. Yarım saat sonra yağmur dindi. Güneş açtı, ortalık aydınlandı. Ot yiyen kaplan gece yarısına kadar oralarda gezindi. Gelen giden olmadığını görünce beklemekten bıkıp uzaklaştı gitti. Orman işi buraya kadardı. O, şimdi hayvanat bahçesine dönmeye kararlıydı.

    Birkaç gün sonra sabaha karşı bakıcısı onu kafesin önünde beklerken buldu. Ot yiyen kaplan biraz sonra kafese girecek ve bakıcısı kapıyı üstüne kilitlerken, “ Kilit yeni değişti, bir daha kaçma numarasına kalkışamazsın, çünkü artık imkânsız “ demesine karşılık, içinden “ Yuvam burası, ben kafes kaplanıyım. Hem istesem de ormana gidemem. Bana göre değilmiş orası “ dedi.

    İki ay sonra kafesine dişi bir kaplan getirilince yüreği kıvançla doldu genç kaplanın. Eş oldular birbirlerine ve kaynaşıverdiler. Gün döndü, günler döndü, zaman geçti ve iki tane yavruları oldu. Neşelendi, mutlandı, huzur doldu yüreği ve genç kaplan artık kafesinde, demir parmaklıklar ardında sakin ve yavaş adımlarla gidip geliyordu.

    Ot yiyen kaplan günler birbiri ardına geçip gittikçe iki yavrusunun büyümesini gözlemlemeye başladı. Yavrularının gözleri açılsa, adım atsalar, onlar yürüseler, koşsalar, oyun oynasalar. Onların oyunlarına katılıp, birlikte gülüp, eğlenmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Kafesin bir köşesinde dişi kaplan yavrularıyla ilgilenirken, ot yiyen kaplan, karşı köşede onları izliyordu. Yavrular doğduktan sonra dişi kaplan, babaya, hiçbir şekilde onlara yaklaşma izni vermiyordu. Belki de, babalarının yavrularına bir zarar vereceği endişesini taşıyordu. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana, diye düşünen ot yiyen kaplan neden yavrularına zarar versindi? Belki ki, bu durum dişi kaplanın yaptığı içgüdüsel bir hareketti. Doğuştan ona odaklanmış, kaçmasına, kurtulmasına olanak bulunmayan düşünsel bir türevdi. Bu düşünsel türevin eksen açmazından kurtulmak onun için çok zordu. Zorun üstüne gitmek, çok daha büyük zorluk girdaplarına kapılmana sebep olurdu. Zorun üstüne gitmek yerine, kolay olanı seçer ve içten gelen güdüye evet dersen, her şey çok daha basit olurdu. Ot yiyen kaplan aradan bir ay geçmesine karşın, yavrularını bir kez bile koklamadan karşıdan bakar dururdu.

    Bir aylıklar, iki aylık oldular derken, dişi kaplanın izin vermesiyle birlikte, ot yiyen kaplan, iki yavrusuyla güreşmeye, şakacıktan kavga etmeye başlamıştı. Bu güreşmeler, şakacıktan kavgalar yavru kaplanların kaslarının gelişimi için gerekliydi. Hayat, tuzaklarla, engellerle doluydu. Her zaman güçlü olmalıydın, gözü açık durmalıydın. Bir an bile gözünü kırpmaya kalkmak hatalanmana sebebiyet verirdi. Hata yapan affedilmezdi. Hemen çökertme girişimi başlardı.

    Yavrular üç yaşına girmişti ki, boyları annesinin boyuna ulaşmıştı. Kocaman dört kaplana kafes dar geliyordu. Bu durum hayvanat bahçesi müdürünün gözünden kaçmamıştı. Onlara geniş, etrafı tel örgülerle çevrili, üstü açık, içinde ağaçlar olan bir bölüm hazırlatmış ve kaplanları buraya nakletmişti. Tel örgülere elektrik verilmesine karşın, kaplanlarla arasında kırılmaz, kalın camdan yapılmış kapılar vardı. Tel örgülerden sonra demir kafes, ondan sonra da yine kırılmaz kalın camdan yapılmış kapılar bulunuyordu. İnsanlar, kaplanları işte buradan seyrederlerdi.

    Ot yiyen kaplan eşine ve yavrularına çok küçükken avcılar tarafından yakalanıp bu hayvanat bahçesine getirildiğini daha sonra büyüdüğünde bir fırsatını bulup buradan kaçtığını, Büyük Orman’a gittiğini defalarca anlatmıştı. Ot yiyen kaplanın eşi ise, kurnaz avcıların şaşırtan tuzağından sonra annesi yanından uzaklaşınca avcılara yakalanmıştı. Avcılar, bunları bir arada görünce anneyi uzaklaştırmak için, teyp yardımıyla erkek kaplan kükremesi bağırtmışlardı. Anne kaplan kükremeyi duyunca, “ Büyük erkek geldi “ deyip o tarafa doğru koşarak uzaklaşmıştı. Yalnız kalan yavruyu yakalamak avcılar için zor olmamıştı. Yavru o zamanlar annesinin yarısı kadardı ve annesinin canlı yakalayıp getirdiği geyik, karaca yavrusu ve birkaç tavşanı boğazlayıp yemişti yani öldürmeyi öğrenmişti. Günlerden bir gün, ot yiyen kaplan kendilerine ayrılan bölümün arka tarafında ağaçlar arasında geziniyordu. Aniden tel örgülerin yanındaki bir delikten çıkan köstebeği gördü. Köstebek, sağa sola biraz koşturduktan sonra ot yiyen kaplanı görünce geldiği delikten girip gözden kayboldu. Ot yiyen kaplan tel örgülerin yanına geldiğinde köstebeği diğer tarafta gördü. O anda ot yiyen kaplanın aklına şöyle bir fikir geldi: Yerdeki bu delik benim geçebileceğim kadar geniş olsa karşıya çıkabilirim. Fikrinden eşini ve yavrularını haberdar ettikten sonra pençeleriyle toprağı kazmaya başladı. Ot yiyen kaplan gece yarısından sonra karşı tarafa çıktı. Hemen seslenip eşinin ve yavrularının yanına gelmesini sağladı. Birlikte koşarak özgürlüğe ilk adımlarını attılar. Hedefleri, Büyük Orman’dı.

    Ot yiyen kaplan ve ailesi, dağlardan, tepelerden geçerek, günler sonra Büyük Orman’a vardı. Özgürlük güzeldi, bağımsızlık güzeldi. Kim kendinde nasıl bir hak buluyordu da, yavru kaplanı annesinden ayırıp, esaret altında, tek başına, demir parmaklıklar arkasına atıyordu. Pek çok karanlık gecede ot yiyen kaplanın ağladığını ve anne gel, beni bu hapishaneden kurtar. Bebek bir kaplanı, suçu yokken acılar içinde bırakan şu insanları cezalandır, diyerek gözyaşı döktüğünü insanlar bilemezdi. İnsanların hayvanat bahçesi dedikleri, esir edilmiş canlılarla dolu esaret bahçelerinin haklı nedeni olabilir mi?

    Daha sonraki günlerde ot yiyen kaplan ve ailesinin Büyük Orman’daki yaşamı sürüp gitti. Dişi kaplan bir taraftan yavrularına öldürmeyi öğretirken diğer taraftan avlanarak ailesinin et ihtiyacını karşılıyordu. Ot yiyen kaplan ise, gelişmeleri soğukkanlılıkla izliyor, olanlara kendince yorumlar yapıyor ama onların işine karışmıyordu. Ot yiyen kaplan bir defasında yavrularına, öldürmeyi öğrenmeyin, ot yiyin demişti. Bunun üzerine yavruları ne dese beğenirsiniz: Biz ot yemeyiz, et isteriz.

    Bir gün ot yiyen kaplan, eşi ve iki yavrusuyla ormanın derinliklerinde gezerken, ilerideki kayalıklardaki mağara dikkatini çekti. Yanılmıyorsa bu mağara onun dünyaya ilk gözlerini açtığı mağaraydı. Mağaraya girip etrafı gezdiğinde yanılmadığını anladı. Mağara, annesi kokuyordu. Ama annesi mağarada yoktu. Anladığına göre, annesi gece burada yatmış, sabahleyin avlanmaya gitmiş ve daha geri dönmemişti. Büyük bir ihtimalle akşamüstü geri dönerdi.

    Aradan birkaç saat geçmişti ki, bir kaplan kükremesi duyuldu. Ot yiyen kaplan ve ailesinin başları sesin geldiği tarafa doğru döndü. Bir kaplan yavaş adımlarla gelerek mağaranın önünde durdu. Havayı kokladı. Tanıdık, tanımadık birkaç kaplan kokusu aldı. Daha sonra olanca gücüyle bağırdı: “ Kimseniz çıkın gövdenizi görelim. Saklanmayın korkaklar. “
    Ot yiyen kaplan annesinin kokusunu almış ve onu tanımıştı: “ Anne, benim güzel annem. Yıllar önce, şu ileride giderken, insan avcılar beni kaçırmıştı. Kim bilir, ne üzülmüşsündür? Yıllar sonra işte karşındayım. Bu eşim, bunlar da yavrularım. “
    Bunun üzerine anne kaplan: “ Mağaraya yaklaşırken, asla unutmadığım kokunu almıştım. Gel bakalım, oğlum benim. Yıllardır nerelerdeydin, neler yaptın? “
    Annesine sıkıca sarılan ot yiyen kaplan: “ İnsan avcılar beni çeşitli orman yaratıklarının bulunduğu bir bahçedeki kafese attılar. Büyüyünce bir gün firar ettim ve bu ormana gelip seni aradım. Ama diğer kaplanlar beni bu ormanda barındırmadılar. Ben de hata yapmamak için, geri döndüm. Bu, ikinci firarım. Artık zor dönerim oraya. “
    “ Gel oğlum, mağaramıza girelim. Sizler de gelin. “

    Ertesi gün ava çıkılmıştı. Anne kaplan bir geyiği kovalayarak yakalasın diye ot yiyen kaplanın üstüne sürdü. Geyik hızla koşarak ot yiyen kaplanın yanından geçip gitti.
    Anne kaplan şaşırmıştı: “ Ne oldu şimdi? Geyik gitti. Neden yakalamadın? Büyük bir ziyafet fırsatını kaçırdık. Bir kaplan geyiği neden yakalamaz? Dur bakalım. Yoksa sen ot yiyen kaplan mısın? Tabi ya. Avcılar seni götürdüğünde çok küçüktün ve sana öldürmeyi öğretmemiştim. Bu ormana ilk gelişinde kaplanlar sana öldürmeyi öğretmek istemişler fakat başaramamışlar. Arkadaş olduğun kör tavşanı öldüren kaplanlara meydan okumuşsun. O anda şiddetli bir yağmur başlamış ve seni kaplanların saldırısından korumuş. Eğer o yağmur başlamasa şimdi hayatta yoktun. “
    Bunun üzerine ot yiyen kaplan: “ Dur bakalım, anne. Yağmur beni değil, rest çektiğim otuzdan fazla kaplanı korudu. Sen atıp tutan kaplanlara sor bakalım: Neden hiçbiri karşımda duramamış? Neden kaçıp gitmişler? Yağmur bahane, benim kızgınlığımı görünce yüreklerinin yağı eridi. Savunmasız bir tavşan karşısında ejderha kesilenler, çil yavrusu gibi dağıldılar.”
    “ Kaplanlar kaçmasalardı, bazılarını öldürecek miydin? “
    Annesinin sözleri üzerine ot yiyen kaplan gülümsedi: “ Yok canım, ne öldürmesi? Onları döverdim.”
    Ot yiyen kaplan sonraki yıllar boyunca annesi ve ailesiyle birlikte yaşadı. Hayatın katı kurallarına daima karşı çıktı. Nasıl yaşayacağıma ve ne yiyeceğime ben karar veririm, dedi. Bu düşüncesini orman yaşayanlarıyla paylaştı. Her sabah doğan yeni güne, yeni umutlarla başladı.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

    BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
    Masal Bahçesi - Masalcı Yayınları - Yayın Yılı: 2012 - Sayfa: 97-103
    Masal Kuşağı - Masalcı Yayınları - YayınYılı: 2012 - Sayfa: 163-169
    Hayvan Masalları - Yediveren Çocuk - YayınYılı: 2018 - Sayfa: 121-126
    İnternetten bulup alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım, okuyucuya güzel hikayeler sunmaktır.

    Mesajınıza teşekkürler. Ben yıllar önce bu hikayeleri yazarken hep bir gün bu yazdıklarım dünyaya ulaşacak diye düşünürdüm. İşte şu hikaye nasıl bitmelidir. Şöyle bir son olsa bunu Fransız veya Alman kabul eder mi, diye düşünürdüm. 38 yaşında evlendim. Bir gün nişanlıydım ve nişanlım Ayla ile birlikte Bursa'da Kültürpark' a gitmiştik. Fal bakan bir kadın vardı ve az bir para karşılığı benim falıma baktı. Küçük bir torba içinde birkaç madeni para, biraz kemik parçası ve küçük parmak kadar dal parçasını masa üstüne yuvarladı. Sen dedi, deniz aşırı ülkelere yolculuk yapacaksın. İngiltere'ye, Fransa'ya, Amerika'ya gideceksin. Buralarda görkemli bir şekilde karşılanacaksın.

    Falcı kadından ayrıldıktan sonra ben Ayla'ya: Bu kadın beni hiç tanımıyor. Sadece dikkatli bir şekilde gözlerime baktı. Bu kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde benim düşüncemi okuması imkansız. Bir şekilde gelecekten haber verdi. Aslında ben değil, benim yazdığım hikayeler o yolculuğu yapacaktır, dedim. Bundan dolayıdır ki, Belçika, Romanya, Uygur Devleti, Pakistan Üniversitesi gibi devlet site ve forumlarında hikayelerim okunuyor.


    Portekiz'in Başkenti Lizbon'da 13-14-Temmuz-2022 Tarihinde Yapılan 5. Uluslararası Piri Reis Kongre Kitabında Hikayelerim Çıktı

    Karagöz İle Hacivat: Parayı Kim Buldu? Sayfa: 7-8
    Karagöz İle Hacivat: Hacivat'ın Atı Sayfa: 9-10
    Ben Serdar Yıldırım. Hikayelerin üstünde 7. sayfada adım yazmaktadır.
    KAYNAKÇA: MAARİF VAKFI. 2019. Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Programı.
    (YILDIRIM, SERDAR (Bağımsız Yayıncı/Araştırmacı) 11.sayfada.

    YAZDIĞIM BU HİKAYELER PORTEKİZ'İN BAŞKENTİ LİZBON'DA 13-14-TEMMUZ-2022 TARİHİNDE YAPILAN 5. ULUSLARARASI PİRİ REİS KONGRE KİTABINDA ÇIKTI.
    5. INTERNATIONAL
    PİRİ REİS CONFERENCE ON LINGUISTIC, HISTORY & GEOGRAPHY
    5. ULUSLARARASI
    PİRİ REİS DİLBİLİM, TARİH VE COĞRAFYA KONFERANSI
    Düzenleme Kurulu
    Prof. Dr. Ana CAMPINA - Universidade Fernando Pessoa, Porto
    Prof. Dr. Carlos RODRIGUES - Universidade Fernando Pessoa, Porto
    Prof. Dr. Álvaro Campelo – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal
    Prof. Dr. Elsa Simões – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal
    Prof. Dr. Vitor Teixeira – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal
    Prof. Dr. M. Salih MERCAN - Bitlis Eren Üniversitesi
    Prof. Dr. Muhittin ELİAÇIK - Kırıkkale Üniversitesi
    Dos. Asif Cavadov - Rektorun baş müşaviri
    Elsevər Nağıyev - Rektorun müşaviri
    Dos.Vasif Həsənov - İnnovasiyalar Departamentinin direktoru
    Ruslan Məmmədov - Beynəlxalq əlaqələr şöbəsinin müdiri
    Razim Əliyev - İnnovasiya texnologiyalarinin transferi və marketinqi şöbəsinin müdiri
    Aynur Qasımova - İnformasiya resurslarının formalaşması şöbəsinin müdiri
    Asif Həsənov - İnformasiya və kommunikasiya texnologiyaları şöbəsinin müdiri
    Pərviz Adıgözəlov - Tələbə Həmkarlar İttifaqı Komitəsinin sədri

    https://www.izdas.org/_files/ugd/d0a…2f537dd50cb.pdf?


    ÇAYDANLIK İLE ÇAY BARDAKLARI
    Bursa'da bir evde çaydanlık ile çay bardağı sandalyelerine oturmuşlar, hemen önlerindeki masanın üstünde bulunan zaman makinesini bilinen yer ve tarihlere ayarlayıp, ekranda görmek istedikleri görüntüleri netleştirmeye çalışıyorlardı. Görüntü net olursa değer kazanırdı. Görüntünün bulanıklaştığı bir ekranda görülenler çaydanlıkla çay bardağının umurunda değildi. Onlar bir taraftan zaman makinesinin zaman ayarını yaparken, diğer taraftan konuşuyorlardı:
    ---- Gerçekleştirilmek istenen iş çabucak olmaz da, giderek gerilerse, yani umut kıvılcımları ümitleri gerektiği şekilde aydınlatamazsa ve belki de binlerce olan bu kıvılcımlar birer birer sönmeye başlarsa, sence bu durum gerçekleştirilmek istenen işi gerçekleştirmeye çalışanda birtakım düş kırıklıklarına yol açar mı?

    ---- Çaydanlık, senin sorduğun soru bende birtakım çağrışımlar uyandırdı. Bu çağrışımları dilersen yeri geldikçe kısım kısım vereyim. Sorduğun sorunun cevabı şimdilik kısa ve öz olacak. İrade düş kırıklığını engeller.

    ---- Bak çay bardağı, işi gerçekleştirmeye çalışanın umut kıvılcımları birer birer sönüyor yani kıvılcımlar giderek azalıyor. Ümit yavaş yavaş da olsa sonunda yok olabilir. Ümidin azalması düş kırıklığına kadar gidebilir. Sen diyorsun ki, irade en azından umut kıvılcımlarının sönmesini yavaşlatabilir veya belki de durdurabilir ve yine veya yeni umut kıvılcımları üretebilir. Bu üreme de, bir an gelir ki, ümitleri eskisinden daha iyi bir pozisyona getirebilir. Peki sence iradenin başarıdaki pay yüzdesi ne olabilir?

    ---- Yüzde yüz olmasa bile yüzde yüze yaklaşır. Yalnız irade başarı için yeterli olmayabilir. Yeterli bile olsa yetersiz kalacağı düşünülerek irade giderek güçlendirilmeli. İradenin güçlendirilmesi, bilgi dağarcığı genişletilerek, ilgi alanları çoğaltılarak mümkündür. Bu suretle zeka gelişir, zeki olunur ve eğer varsa gerçekleştirilmek istenen işi engelleyen birtakım faktörler aşılır. İrade, bir bakıma dayanma, direnme gücüdür, işte devamlılık sağlayabilmektir. Sözün özü: İrade güçlü olacak.

    ---- Evet, çay bardağı, dikkat edersen görüntü giderek netleşiyor. Zaman makinemizin ekranında gördüğümüz çay bardağı 20-5-1988 tarihini yaşıyor. Bu tarih, onun işe başlama tarihidir. Görüntü şu anda net olarak gözüküyor. Zaman ayarı tamam ve istersen atlamayı gerçekleştirip, onun yanına ışınlanırız. Biliyorsun on dakika orada kaldıktan sonra buraya döneceğiz. Hazır mısın?

    ---- Hazırım çaydanlık, ışınlama düğmesine basabilirsin.

    Çaydanlık ile çay bardağı dört yıl önceye döndüler ve çay bardağının yanına ışınlandılar. Çay bardağı aniden karşısında beliriveren çaydanlık ile çay bardağını görünce şaşırmadı. Sanki onların geleceğini biliyormuş, sanki onları bekliyormuş gibi bir hali vardı. Çaydanlık konuya şöyle bir giriş yaptı:

    ---- Bugün değişik bir işe başlıyorsun. Seni kutlarım çay bardağı. Beklentilerini alabilir miyim? Ne bekliyorsun bu işten?

    ---- Öyle ahım şahım bir beklentim yok canım. Sadece neden bu işi beceremeyeyim diye düşünerek bir başlangıç olsun diye bugün işe başlıyorum. Bir özenme benim ki, fakat bir şeyler verebileceğime inanırsam tutku halini alabilir. Tutku oluşursa, inan ki, tüm benliğimle sarılırım bu işe.

    ---- Sanırım bu işe ayıracak yeteri kadar boş zaman bulacaksın.

    ---- Muhakkak çaydanlık, muhakkak. Zaten boşa geçen zamanı görüp de, zaman boşa geçmesin, boş zaman dolsun, dolu dolu olsun diyerek ve boşa geçen zamanı değerlendirmek isteğiyle bugüne geldim.

    ---- Bugün yarına ulaşacak diyorsun yani sen yarın da bu işle uğraşacaksın, bu belli. Peki, yarın kaç tane yarına ulaşacak? Yarınlar için ne söyleyebilirsin?

    ---- Yarınlar için bu işle ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim. Henüz ortada gözle görülür, elle tutulur bir şey yok. Yarınlar yarınlarda belli olacak.

    ---- On dakikalık görüşme süremiz doldu. Teşekkürler çay bardağı.

    ---- Ben teşekkür ederim.

    Çaydanlık ile çay bardağı tekrar zaman makinesinin başına geçip biraz önce konuştukları çay bardağının yarınlarındaki bir zamana, yani 13-4-1990 tarihine ışınlanmak için zaman ayarına başladılar. Görüntü yine bulanıklaşmıştı:

    ---- Çay bardağı, dilersen görüntü netleşinceye kadar konuşmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Son olarak iradenin nasıl güçlendirileceğini anlatmış ve irade güçlü olacak demiştin. Bu da herhalde zamana bağlı kalınarak olur. İradenin güçlendirilmesini zaman yaymak nasıl olacak? Güçlenmeye başlanıldığı nasıl farkedilinecek? Gücün yeterli olduğu ne bilinecek?

    ---- Herşey belli bir plana, programa bağlı kalınarak olmalı. Plansız, programsız olmaz. Bunu yaparken de, yetersiz kaldığın ne varsa hepsi meydana çıkar. Yetersiz kaldığın konular üzerinde biraz daha fazla durursun, yeterli olduğun konuları boşlamamak şartıyla. Yetersiz yeterli olmaya mı başladı, işte iraden güçleniyor, zekan gelişiyor. Yetersizlikler azaldıkça, arada bir, zirveyi yoklarsın. Bu yoklamalar yeni yetersizlikleri ortaya çıkarır. Hepsini aştın, artık hazırım, zirvedeyim dediğini farzet; işte o zamanda zirvede beklemesini bileceksin, zirvede kalmasını bileceksin. Zirvede ne kadar kalacağın belli değildir. İradeni güçlendirmeye devam edeceksin. Dayanacaksın, direneceksin ve sonunda başaracaksın.

    ---- Çay bardağı, söyediklerine göre şu sonuç ortaya çıkıyor. Bütün çaba zirve için olacak. Zirveye mutlaka çıkılması lazım. Zirveye çıkarken de, çıktıktan sonra da, irade devamlı olarak güçlendirilecek. Böylece umut kıvılcımları çoğalır ve ümit artar.

    Çaydanlık sözlerini tamamladığı anda görüntü netleşmişti. Ekrandaki çay bardağı hızlı bir çalışma temposu içindeydi. Çaydanlık ışınlama düğmesine basarak, çay bardağı ile birlikte 13-4-1990 tarihini yaşayan çay bardağının yanına ışınlandılar. Onların geldiğini gören çay bardağı işini bırakıp ayağa kalktı ve hoşgeldiniz dedi. Çaydanlık ile çay bardağı hoşbulduk dedikten sonra diğer çay bardağının yanına gittiler.

    Çaydanlık: ---- Çay bardağı işe başlayalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu sürede neler yaptın? Kısaca anlatır mısın?

    ---- İşe başladıktan birkaç ay sonra belli bir seviyeyi tutturduğumu anladım. Bu, şahane bir şeydi. Beni çok mutlu etti. Tabii ki, yıllarla oluşan bir birikim söz konusuydu. Birikim olmasa iş zaten olmazdı. Zaman zaman şöyle bir dönüp bakıyorum geçmiş yıllara sanki yaşadıklarım bana bu iş için çalışma ortamı hazırlamış gibi geliyor. Bir iki üç derken on üç, on dört tane oldu ve altı ay kadar önce, bunlar bende kalmasın, başkalarına da ulaşsın diyerek çözüm yolu aramaya başladım. Öyle böyle derken buldum da. Ne yapacaksam kendim yapacaktım. İşte bu gün de o aşamanın başladığı gündür. Pek yakında işimden başkalarının haberi olacaktır diyorum.

    ---- Buraya kadar çok güzel... Peki, bundan sonra ne olacak?

    ---- Bunları başkalarına ulaştırayım, o heyecanı yaşayayım da, daha geniş kitlelere ulaşmak için bir çare düşüneceğim. Bu çok zor fakat imkansız değil. Bütün mesele kapıyı bir defa aralayabilmekte.

    ---- Süremiz ne yazık ki doldu. Sana işinde başarılar dilerim. Teşekkürler çay bardağı.

    ---- Ben teşekkür ederim.

    Çaydanlık ile çay bardağı geri döndükten sonra konuyu açık olarak konuşmaya başladılar. Tarih: 9-10-1992

    ---- Çay bardağı iş yani senin yazı yazma çaban halen devam ediyor. İlk ışınlanmamız yazıya başladığın gündü. İkinci ışınlanmamız ise, yazdığın hikaye ve masalları kitap olarak hazırlayabilmek için bir daktilo satın aldığın gündü. Sonra neler yaptın?

    ---- Yazdığım hikaye ve masalları kitap olacak şekilde hazırladım. Bunları fotokopi makinesinde çoğalttırdım ve kitapları okuyucularıma ulaştırdım. Şimdi yirmi değişik kitabımda yirmi üç ayrı hikaye ve masal var ve tüm yazdıklarım elli tane oldu. İstanbul ve Ankara'daki beş yayınevine onar tane hikaye ve masal kitabımı gönderdim daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmak için, fakat sadece ikisinden cevap geldi. Biri yazdıklarımı beğeniyor, çok güzel diyor, şimdilik hazırlayamayacaklarını söylüyor. Diğerinin iki yıllık programı dolu olduğundan şimdilik imkansız diyor. Ötekiler bir cevap bile yazmaya tenezzül etmedi. Bu durum beni şaşırtmadı. Arayışlarım sürecektir.

    ---- Vakit epey geç oldu. Artık yatalım istersen. Her şey için teşekkür ederim, çay bardağı.

    ---- Ben teşekkür ederim.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım ( 9-10-1992 Bursa )

    Bu hikayem 24 yıla yakın bir süre kimse tarafından okunmadıktan sonra okunmasını sağlıyorum. Sadece ben okudum. Yıllar boyunca. Yazı yazma uğraşısındaki yalnızlığın labirentlerinde, çıkış yoluna ulaşmak için, verdiğim olağanüstü gayretin tükendiğini hissettiğim anlarda okuyup bana manen büyük destek olan hikayelerimden biridir.

    O zamanlar internet yoktu. Cep telefonu yoktu. 14-6-2006 tarihinde internette hikaye, masal ve şiirlerim okunmaya başladı. Şu an itibarıyla 170 tane site ve forumda yazdıklarım okunuyor. Ayrıca gençler, alıntı yapıp site ve forumlarda okunmasını sağlıyorlar. Bu da beni sevindiriyor. Demek ki diyorum yazdıklarım unutulmayacak. Ya internet olmasaydı? Bu kadar kesinlikle yayılmazdı yazdıklarım ve onları çok az kişi okurdu.

    Okuduğunuz hikayede ne anladıysanız onu anlatmışımdır. Sağlıklı ve mutlu kalın.


    ÇANAKKALE' DE MUSTAFA KEMAL - ANZAK KOYU
    25 Nisan 1915 tarihinde Arıburnu'na ( ANZAK KOYU ) Anzaklar çıkartma yapmıştı. Saat gece 24.00' te Kaymakam ( Yarbay ) Mustafa Kemal dinamit torbasını yanına aldı. Bu iş için, kimseye güvenememişti. Gece karanlığında sessizce siperlerin arasından süzüldü. Tepeyi aşıp sahile inmesi gerekti. Düşman çıkartma yaptığı sahilin etrafına pek çok nöbetçi koymuştu. Nöbetçilerin hal ve hareketlerini bir süre izlemeli ve her şeyden emin olduktan sonra, kampa nüfuz etmeliydi.

    Gün dönmüş ve yeni gün yol alıyordu. Saat sabaha karşı 03.00 olmuştu. Mustafa Kemal, Anzakların orta yerdeki büyük cephanelik çadırına yan taraftan girdi. Nöbetçiler, ön kapı tarafındaydı. Konuşmaları duyuluyordu. Mustafa Kemal fitili uzun olan dinamiti çakmak taşlarını birbirine sürterek çıkardığı kıvılcımla tutuşturdu. Diğer dinamitlerin fitilini ateşlemek zor olmadı. Dinamitleri cephanelik çadırının dört köşesine yerleştirdikten sonra girdiği yerden dışarı çıktı. Bir an önce buradan gidebildiği kadar uzağa gitmeliydi. Az sonra dinamitler kampı yok edecekti. Gök gürültüsünün milyon katı büyüklüğünde bir patlama Çanakkale Boğazı'nı sardı. Patlama güvenlik sınırları dışına çıkmasına ramak kalan Mustafa Kemal'i boş geçmedi. O'nu yere düşürdü. Mustafa Kemal çabucak toparlandı fakat elbiseleri toz içindeydi. Aylardır Çanakkale'deydi ve üstü başı toz topraksız günü olmamıştı.

    Özellikle Çanakkale Savaşlarında dört gün, beş gün uyumamak Mustafa Kemal için, sıradan bir olaydı. Şu gece dahil dört gecedir başını yastığa koymamıştı. Atına biner, o tepe senin, bu tepe benim koşturur dururdu. Gece yarısında yeni günün planını yapardı. Ben düşman komutanı olsam nereden çıkartma yapardım, diye düşünürdü. O bölgeleri muhakkak kontrol eder ve gerekli önlemi alırdı.
    Mustafa Kemal daha sonra karargaha döndü. Patlamanın gürültüsüne Türk askerleri ayaklanmış ve tepeden aşağı ışıldayan gözlerle bakıyordu. Bu patlama da neyin nesiydi? Kampı darmaduman etmişti. Korkudan Türkler geliyor deyip kendini gemilerden boğazın soğuk ve karanlık sularına atan Anzaklar vardı. Madem Türklerden bu kadar korkuyorsun, İngiliz'e kanıp neden dünyanın bir ucundaki Avustralya'dan kalkıp Çanakkale'ye gelir ve Mustafa Kemal'e çarparsın be Anzak?
    Türk subayları ve askerleri, Mustafa Kemal'i o halde görünce patlamanın sebebini anladı. Bu dünya tarihinin ve Çanakkale Savaşı'nın dönüm noktasıydı. Orada bulunanlar Mustafa Kemal'i tebrik ettiler. Böyle bir komutanları olduğu için, gurur duydular. Şimdi geleceğe daha bir umutla bakıyorlar ve Çanakkale'nin geçilemeyeceğine inanıyorlardı.

    SON

    Atatürk Anıları - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: 1996


    ZÜBEYDE HANIM DOĞUMEVİ
    Tarih 20- Mayıs -2020 Bursa Zübeyde Hanım Doğumevi önünde Zübeyde Hanım ile birlikteyim: Sayın Zübeyde Hanım, burası 1981 yılında 125 yatak kapasitesi ile kuruldu. Bakın sizin adınızı taşıyor.
    - Benim adımı taşıyan bir doğumevi mi? Kemalim 19- Mayıs -1919 tarihinde Samsun'a çıktıydı. Sonrasında Erzurum ve Sivas Kongreleri bunları biliyorum. 1- Kasım -1922 tarihinde saltanatı kaldırdı. Osmanlı İmparatorluğu resmen sona erdi. 1- Ocak -1923 yılbaşını hatırlıyorum. Ya sonrası?
    -Tam ben söze girecektim ki, Mustafa Kemal Atatürk aniden yanımızda belirdi: Anneciğim, sonrasında 29- Ekim -1923 tarihinde Cumhuriyeti ilan ettim ve Türkiye Cumhuriyeti' ni kurdum. Cumhuriyet diyorum, özgürlük diyorum, bağımsızlık diyorum. Halkın kendi kendini yönetmesi diyorum. Beğenmediği yöneticiyi değiştirmesi diyorum.
    - Ah Mustafa'm, benim yakışıklı oğlum. Sen de buraya geldin mi? Padişahın hakkında idam fermanı vardı. Bundan hiç mi korkmadın?
    - Konu vatan savunması ise, canım bu vatana feda olsun. Bir Mustafa Kemal yok olsa, bin Mustafa Kemal var olur. Mustafa Kemaller ölmez. Benim kurduğum Türkiye Cumhuriyeti bölünmez.
         
    Atatürk hırslanmıştı. Sağa sola bakındı. Bana doğru döndü: Çocuk senin adın ne? diye sordu.
    Ben: Serdar Yıldırım, dedim.
    - Şimdi burayı bana tam olarak tarif et bakalım.
    - Kaplıcalar, yukarıda kaldı. Senede bir iki defa gelip gittiğiniz Paşa Çiftliği kuzey batıda işte şu yanda bulunuyor.
    - Çocuk, sen ne biliyorsun benim Paşa Çiftliği'ne gelip gittiğimi?
    - Bir kitapta resminizi görmüştüm. Üstü açık arabanızın arka koltuğunda oturuyordunuz ve şoförünüz arabadan daha inmemişti. Yol toprak yoldu. Etrafta çiftlikten başka yapı görünmüyordu.
    - Doğru, o zamanlar tabiatla iç içeydik. Bursa yeşildi, bu kadar ev yoktu. İnsanlar çoğalmış. Arabalar çoğalmış. Yollarda insandan çok araba var.
    - Doğrudur. Bu kadar araba benzin ve gaz ile gidiyor. Bu değirmenin suyu nereden geliyor, hep merak etmişimdir. Yakındaki bir yere insanlar arabayla gidip geliyor. Yürümek sağlıktır, benzin ve gaz için, dış ülkelere bağımlı kalıyoruz. Döviz yurt içinde kalmalı. Ülke güçlü olmalı.
    - Aferin sana çocuk. Kaç yaşındasın?
    - 62 yaşındayım. Aynalarla aram iyidir. Her yeni güne yeni bir umutla başlıyorum. Yolun yarısını geçtin diyenlere gülüp geçiyorum.
    - Bak bu çok iyi. Yaşama sevinciyle dolusun. Benim zamanımda atlar vardı, atlı arabalar vardı. Kaç dakikadır buradayım, ne at gördüm, ne atlı araba?
    - Benim çocukluğum ve gençliğimde atlı arabalar çoktu. Pazardan karpuz, kavun aldığımızda bunları atlı arabaya yükleyip eve götürürdük. Son yıllarda atlı arabalar yok oldu.
    Mustafa Kemal Atatürk şöyle bir soru sordu: Şu anda Türkiye'de ne kadar insan yaşıyor?
    - 2019 nüfus sayımına göre 83 milyon insan yaşıyor.
    - 1935 nüfus sayımına göre 16 milyondu. Bu tarihten sonra Türkiye savaşa girdi mi?
    - Girmedi.
    - Girmediğine göre nüfus fazlasıyla artmış. Anadolu'nun bereketli toprakları planlı bir tarım sayesinde 200 milyon insanı rahatlıkla besler. Ben ağaca, ormana çok önem veririm. Bir ağacın kesilmesine izin vermem. Ağaç kesmek isteyene şöyle demiştim: Sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin!

    - Trablusgarp savaşı sizin katıldığınız ilk savaştır. Bu savaşta binbaşıydınız. Trablusgarp ve Bingazi'ye gitmiştiniz. Libya'ya çıkartma yapan düzenli İtalyan ordularına karşı bedevi araplarla birlik olarak yapılan savaşı nasıl kazandınız? Top yok, tüfek yok. Bunları nereden buldunuz? Bedevileri nasıl savaşçı yaptınız? Hücum deyip ileri atıldığınızda nasıl oldu da sizi takip ettiler?
    - Herkes komutan olamaz, herkes savaşçı olamaz. Komutan, savaşçı bir kimliğe sahipse emrindeki asker savaşçı olur. Güçlü bir ordunun başına yeteneksiz bir komutan getirirsen, o ordu yenilgiye uğrar. Bedevileri eğittim, onlardan bir ordu kurdum. Yenilmemeyi öğrettim. Bana inanan arap şeyhleri, silah ve cephane tedarik ettiler. Halkı örgütleyerek, bu savaşı kazandım. Halk örgütlenirse yapılan her savaş kazanılır.
    - Çok değil, sizden kısa bir zaman sonra Hitler, Avrupa'ya saldırdı. Özellikle motorize birlikleri çok güçlüydü. Avrupa'yı ezdi, geçti. Almanlar geliyor diye Türk birlikleri Edirne - Enez hattında konuşlandı. Hitler, Türkiye'yi pas geçip kuzeye yöneldi. Bulgaristan, Romanya derken, Rusya'ya girdi. Moskova'yı kuşattı. Kışın gelmesiyle yenilgiye uğradı. Amerika'nın Fransa Normandiya kıyılarına çıkartma yapması bunda etkili oldu.
    - Hitler'in derdi neymiş? 2. dünya savaşını neden başlatmış?
    - Derdi Yahudilerle. Anılarında Almanya'da Yahudi'nin patron, üstün ırk dediği Alman'ın işçi olmasını hazmedemediğini yazmıştı.
    Bildiğim kadarıyla Fevzi Çakmak, sizi tutuklamak için, 50.000 askerlik orduyla gelmişti.
    - Doğrudur. Ben karşısına çıktım. Fevzi Bey, padişahın fermanını okudu ama öylece kalakaldı. Sanırım korkmadığımı anladı ve beni tutuklamak için, harekete geçemedi. İş bu duruma gelmişken, benim kollarıma kelepçe takmak için, yürek gerek. Sonradan Fevzi Bey ordusuyla birlikte benim tarafıma geçti.
    Cumhuriyeti ilan ettikten sonra vatanı terk eden 156 lar var. Bunların çoğu sizin silah arkadaşlarınız. Aralarında biz maaşımızı padişahtan alıyorduk şimdi kimden alacağız diyenler oldu. Size de padişah ol dediler.
    - Onlara uysam başa dönerdim. Biz neden Kurtuluş Savaşı yaptık diye sorardım.
    - 1939 yılında bunların çoğu geri geldi. Mustafa Kemal haklı çıktı, biz yanıldık, dediler.
    Daha sonra Zübeyde Hanım, doğumevini gezmek için, Atatürk ile birlikte ileri doğru yürüdü. Beni çağıran olmadığı için, onlarla birlikte gitmedim. Yıllar sonra bir araya gelen ana oğulun konuşacak çok şeyi vardı. Rahatsız etmek istemedim.

    SON


    FRANSA ASKERİ LİDERİ VE İMPARATORU NAPOLYON BONAPART İLE BİRLİKTEYİM
    Bir zamandır Napolyon ile koordinatlarımızın kesiştiği bir zamanda buluşmak istiyordum ve sonunda buluştuk. Napolyon Bonapart, Fransa imparatoru olmuş, dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmak istemiş ve bunu başarmış. Tarih 9-5-2024. Ben Napolyon Bonapart yazıyorum bilgisayarıma ve siteler, forumlar çıkıyor. Hayat hikayesi, fethettiği yerler, hayatları sonlandırılan insanlar. Ben Fransa imparatoru olsam, Fransa'yı yüceltmeye çalışırdım. Komşu ülkelere saldırıp savaş çıkarmazdım. Yaşadığım yıllardan 200 - 300 yıl sonra yeni nesil insanlar benim adımı az bilirdi ama olsun. Az tanınayım ama iyi tanınayım. Ben Fransa imparatoru olarak Mısır'ı işgal edersem olmaz. Bu ülkelerin yüzlerce yıl sonraki yeni nesilleri Serdar Yıldırım kötüydü, fenaydı. Ülkemizi işgal etti, nice canlılara yaşam izni vermedi derlerse çok üzülürdüm.

    Zaman gezgini olarak Napolyon Bonapart'ı rahatsız ettim: " Buyrun, Napolyon Bonapart. Burası benim evim. Dört katlı bir apartmanın ikinci katı. Bazısına göre, saray, köşk. Bazısına göre, yaşanılacak iyi bir mekan. "

    Napolyon Bonapart: " Palavrayı kes!. İki oda, bir salon, apartmanda altı kolon. Kendini uyanık sanıyorsun değil mi? Beni harekete geçirmeden sinyallerini aldım. Yaşadığın bu binayı gezdim, dolaştım. Kendin için, kendince bir şeyler yapmaya çalışıyorsun ama bana sökmez. Hakkında araştırma yaptım. Bu binada ve komşu binalarda seni tanıyan yok. Kim bu Serdar Yıldırım diyorlar? "

    Serdar Yıldırım: " Doğrudur. Demek ki başarılı oldum. Öyle sağda solda lak luk edersem bunun bana faydası olmaz. Sessiz ve derinden gitmek, benim temel ilkemdir. Yakın plan çalıştığım insanlar oldu ve bunların pek azı bana yardımcı oldu. "

    Napolyon Bonapart: " Her yanlışa bir doğru kılıf buluyorsun. Seninle uğraşamam. Çekil yolumdan. Gölge etme.

    Serdar Yıldırım: " Benim sizinle bir uğraş içine girmemin sebebi, Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra Anadolu işgal altındayken Kurtuluş Savaşı başlatan Mustafa Kemal ile ilgili. Mustafa Kemal öğrencilik yıllarında, önceleri Napolyon'a hayrandım. Sonradan siyasi fikirlerim şekillenince Napolyon'dan hoşlanmamaya başladım. Demek ki, devrimler karşı devrimleri getirebilir, demişti.
    Gençliğinde Mustafa Kemal'i etkileyen kişiler arasında yer alan batılı düşünürlerden bazıları şunlardı: Jean-Jacques Rousseau: Özgürlükçü ve cumhuriyetçi düşünceleri.
    Montesquieu: Erdem rejimi olarak cumhuriyetin önemine dair fikirleri.
    Voltaire: İlim ve akıl vurgusu.
    Ey Napolyon Bonapart, dünyadaki maceranızı bir şekilde sonlandırmışsınız. Sizin için, çok başarılıdır denebilir. Gelecek nesiller sizden etkilenmiş. Dünyanın yüz elliden fazla ülkesinin ders kitaplarında varsınız. Bunlar Napolyon Bonapart diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Ben de tarihin kabul ettiği bir yüce sima olarak sizi gördüm ve kabul ettim. Dünya tarihine sizi yeniden lanse etmek istiyorum ve Napolyon Bonapart diyorum. Siz böyle bir etkinliğin baş mimarı olmaz mıydınız? "

    Napolyon Bonapart: " Ben gelmişim, geçmişim. Bu dünyadaki zamanımı tamamlamışım. Siz beni yeniden gündeme mi getirmeye çalışıyorsunuz? "

    Serdar Yıldırım: " Tamamen öyle. Ben kesinlikle Napolyon Bonapart diyorum ve bu fikirlerin takipçisi olacağım. "

    Napolyon Bonapart: " İlk karşılaştığımızda bana agresif biri gibi göründünüz ama kalbiniz bir pamuktan yumuşakmış. Benim şu anda size bir jest yapmam gerekir. O zamanlar İspanya Krallığına kardeşim 3. Napolyon'u getirmiştim. Şimdi geçmişe dönsek ben sizi İspanya Kralı olarak tayin etsem, siz emrime riayet edip İspanya Kralı olur muydunuz? "

    Serdar Yıldırım: " Bu benim için, paha biçilmez bir umut kaynağı olurdu. Krallar, şahlar, padişahlar hep zor durumda kalmıştır ve istemedikleri işlerle mücadele etmiştir. Ben sizi kırmamak için, İspanya Kralı olurum. Zamanı tersine çevirir, saatleri sessiz çaldırırım. Sarayda oturmaz halkın arasında gezerim. Halkla birlik olurum, bütünleşirim. "

    Napolyon Bonapart: " Ben 22 yaşında albay, 26 yaşında general oldum; haberin var mı senin? Bir ülkeyi düşmanlar istila etse, dört bir yandan sarılsa, yok edilmeye çalışılsa, sen bu ülkenin vatandaşı olsan, bu haksızlığa karşı çıkmaz mısın? "

    Serdar Yıldırım: " Gür sesimle haykırırım. Bağırır çağırırım. Düşmanlar bundan korkar. "

    Napolyon Bonapart: " Benim ülkem Fransa'nın İngiltere ile yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen savaşları vardı. Genelde bizim ordu bozguna uğruyordu ve kaçıyordu. Ben yüzbaşı ve binbaşı iken savaştan kaçmadım. Emrimdeki birlikle savaşa devam ettim. Asker de kaçmadı. Sonradan ordu komutanları bunu fark etti. Sayısı yüz bini geçen ordular emrime verildi. İtalya seferi sırasında 18 meydan savaşı kazandım. 15-Mayıs-1796’da ordumla Milano’ya girdim. 27 yaşındaydım.
    Daha sonra Fransız donanması ile 19-Mayıs-1798'de Mısır seferi için yola çıktım. İngiltere'nin ticaret yolunu kesmek istedim. Olayın odak noktası Süveyş Kanalı'ydı. Uzak doğudan gelen gemiler dolusu mallar, Afrika'nın güneyinden dolanmadan Süveyş'ten kolayca geçirilip İngiltere'ye getiriliyordu. Mısır'ı ele geçirmek, benim için zor olmadı. Böylece İngiltere'nin asıl ticaret membaı olan yolu kesmiş oldum. İngiltere'den ah vah sesleri yükselmeye başladı. Sonradan doğuya gittim. Orta Doğu'nun güçlü kalesi Akka'ya yöneldim. Akka'yı kuşattım ama alamadım. Osmanlı veziri Cezzar Ahmet Paşa çok dirençliydi ve Akka'yı bana teslim etmedi. Cezzar kasap demektir. Bu Cezzar Ahmet Paşa yakaladığı düşmanlarını develeriyle birlikte kurban edermiş. Eğer ben Cezzar'ı yenip Akka'yı alabilseydim, Büyük İskender gibi Suriye, Irak, İran, Pakistan ve Afganistan'ı dümdüz edip Hindistan'ı ele geçirmek istiyordum. "

    Serdar Yıldırım: " Ey Napolyon Bonapart, siz yüce düşünceler içindeydiniz ve İngiltere'nin ticaret yolunu kesmeye çalıştınız. Kestim dediniz, doğrudur ama sonradan neden oradan ayrılıp iki gemiyle Fransa'ya döndünüz. Kırk bin askeriniz orada kaldı. Siz Fransa yönetimi üstünde gücünüzü artırdınız ama orada kalan Fransız askerleri ne oldu? "

    Napolyon Bonapart: " Avrupa’da Fransa’nın Koalisyon ordularına yenildiği haberini alınca ülkeme dönme kararı aldım. Eylül 1799’da ordumu Mısır'da bırakarak iki gemiyle Fransa'ya döndüm. Emrimde bir dolu general vardı. Onlarda güçlerini ispat etsinler ve zafer kazansınlar diye düşündüm. Ben bir generaldim ve Fransız orduları benim emrime verilmişti. Bu böyle olmasaydı ben Napolyon Bonapart olabilir miydim? Savaşa gidip, savaştan kaçan komutan değil, savaş meydanını asla terk etmeyen, yalnız kalsa bile savaşan, zafer kazanmayı bekleyen ve bunu başaran bir komutan olabilir miydim?
    Ben zafer kazandıkça ordu komutanları, bu Napolyon, Fransa İmparatoru olur, dedi. Önce 1.konsül seçildim ve sonra Fransa İmparatoru oldum. Fransa'yı yücelttim. İngiltere'nin hızını kestim. Fransa'yı dünya devletleri arasında ön sıraya yükselttim. 1804 yılının Mayıs ayında, kralcıların bir komplosunu bahane ettim ve kendimi imparator ilan ettim. "

    Serdar Yıldırım: " Avrupa'yı fethettikten sonra, doğuya yöneldiniz. 1812 yılı ortasında 800 bin kişilik orduyla Rusya üstüne yürüdünüz. Borodino Muharebesi'nde General Kutuzov komutasındaki Rus ordusunu yenilgiye uğrattınız. Ruslar, tarlaları yakarak ve su kaynaklarını kurutarak geri çekildi. Aç ve susuz kalan ordunuzda hastalıklar başladı. Sonunda Moskova'yı kuşattınız. Bir hafta sonra Moskova'ya girdiniz. Bir ay boyunca Moskova'da kaldıktan sonra Kaluga'ya doğru çekildiniz. Daha sonra ordunuzla ileri yürüyüşe geçince Tatarlar Fransa ordusunu takip etti ve çok can aldı. Rus ordusunun kazandığı savaşlardan sonra 14-Aralık-1812' de Rusya'yı terk ettiniz. Böylelikle Avrupa'da itibarınız zedelendi. "

    Napolyon Bonapart: " Benim hiçbir şekilde itibarım zedelenmedi. Her ne yaptıysam hepsi yüzde yüz doğrudur ve peşinden gidilmesi gerekir. Sen kimsin ki, beni eleştirmeye çalışıyorsun. Ben seni bir kaşık suda boğarım. "

    Serdar Yıldırım: " Benim yaşadığım zamanda, Avrupa tek bir gücün egemenliği altında olsaydı, sesimi bu derece yükseltemezdim. Avrupa kıtası pek çok devlet barındırıyor ve orta ölçekli bir yönetim anlayışı içinde. Ey Napolyon Bonapart, şu anda Avrupa Birleşik Devletleri olsaydı ve bunun kurucusu siz olsaydınız, bakın ben karşınızdayım ve benim için, nasıl bir gelecek arzulardınız? "

    Napolyon Bonapart: " En güçlü olduğum zaman bu derdim ve seni şövalyelerime yakalatırdım. Ellerini bağlatır ve karşımda diz çöktürürdüm. "

    Serdar Yıldırım : " Ey Napolyon Bonapart, böyle bir şey mümkün değil. Ben suçlu biri değilim ki, hakkımda nasıl bir cezai işlem uygulatacaksınız? Hem ele geçirdiğin ülkelere Napolyon kanunları getireceksin ama ben düşüncemi söyledim diye beni kürek mahkumu ilan edeceksin? "

    Napolyon Bonapart: " Bana bak bana. Adın Serdar mıydı neydi? Benim canımı sıkma canını yakarım. Konuşmayı burada kes, hikayeyi hazırla, sadece gerçekleri yaz ve bana okutmadan yayınlama. Bu işten ben karlı çıkarım çünkü zaferlerimle gündeme geliyorum. Senin bu işten kazancın ne olacak merak ediyorum? "

    Serdar Yıldırım: " Şimdi tarih 6-1-2025. Artık hikaye bitti. Yazması 8 ay sürdü. Bugün site ve forumlarda okunmaya başlayacak. Bu işten benim kazancım, okuyucunun hoşça vakit geçirerek tarihi bilgi sahibi olması. "

    SON

    [Resim Engellendi: https://avatars.mds.yandex.net/i?id=54a2cd36ebc5e97063d910b654922d575d723efa3c303cda-12945752-images-thumbs&n=13]



    BAŞKOMUTAN MUSTAFA KEMAL
    Osman Gazi, Osmanlı Beyliği'ni kurdu
    Zamanla beylik devlet oldu
    Padişahlar Türk'tü, halk Türk Halkı'ydı
    İmparatorluk içindeki halklar çoğaldı sınırlar genişledikçe.
    * * * *
    Böylece aradan üç yüz yıl geçti
    Saraylar çoğaldı İstanbul'da, Edirne'de, Manisa'da
    Savaşa giden ordunun başında padişah görülmez oldu
    Büyük toprak kayıpları yaşandı, Anadolu düşman doldu.
    * * * *
    Anadolu şahlandı Mustafa Kemal önderliğinde
    Bağrına saplanan hançeri söküp attı
    Sıkılı bir yumruk olmak, halkın gücüne güç kattı
    Sekiz yıl süren Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandı.
    * * * *
    Uzun uğraşlardan sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu
    Meclis toplanarak Mustafa Kemal'i Cumhurbaşkanı seçti.
    Meclisin Büyük Kurtarıcı'ya vefa burcu bitmemişti
    Ebedi Başkomutan Mustafa Kemal'e Atatürk soyadını verdi.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım


    ---------------------------------------------------

    MUSTAFA KEMALCİ OLMAK
    İnsanoğlunun yüzyıllardır süregelen
    Kalıplaşmış bir düşüncesi vardır
    Doğrusu budur diye ortaya çıksan
    Göz ucuyla sana bakarlar
    Ama yanlışın peşinden giderler.
    * * * *
    Gözünün önünde bir Mustafa Kemal vardır
    Senin inandığın kalıpları
    Paramparça eden
    Daha iyisi, daha güzeli, bu değil mi?
    Neden hala parçalanmak istiyorsun?
    * * * *
    Bir Mustafa Kemal ki, çok büyük ve görkemli
    Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük
    Savaş kahramanı
    Sen kimsin, Mustafa Kemal'i beğenmeyen
    Sen tarihin akıl odalarına sığmazsın.
    * * * *
    Sana Türk olmayandan fayda gelmez
    Sen gerçek Türk'ten fayda bekle
    Atatürk'ü sevmeyenlerden değil
    İnsanlığın en büyük kurtarıcısından
    Yardım bekle.
    * * * *
    Dünya Atatürk'e önem verse
    Devrimleri ışığında hareket etse
    Savaş bir cinayettir dese
    Ne Hitler olurdu, ne Mussolini.

    SON


    ------------------------------------------------


    NASIL BİR DÜNYA İSTİYORUM?
    Milliyetçiliğin en üst düzeyde olduğu
    Boşlukta sallanmadığı yaşam standardının
    Kesin çizgilerle belirlendiği ülkelerin sınırlarının
    Komşu bir ülkenin ordusunun
    Bu sınırı geçmeyeceğinin güvence altında olduğu
    Fethetmeci bir grubun çıkıp da
    Ben burayı fethederim
    Çağ açıp çağ kapatırım demeyeceği
    Bir düşünce sisteminin garantisi olmak istiyorum.
    * * * *
    Barış diyelim, sevgi diyelim
    Kardeşlik diyelim
    Savaş kaçınılmazsa bunu
    Bilim ve teknoloji için kullanalım
    İnsanlığa çağ atlatalım
    Sevgi ve barışın egemen olduğu
    Yeni bir dünya kuralım.

    SON


    --------------------------------------------


    CESUR ÇOCUK
    Yıl 1915 Çanakkale.
    İngiliz ve fransız savaş gemileri
    Bomba yağdırıyor, Türk siperlerine
    Buna karşılık Türk topçular
    Aşağı kalmıyor düşmandan
    Hedefi 12'den vuruyor, her atışta
    Pek çok gemiyi boğazın
    Karanlık sularına gömüyor.
    * * * *
    Aylardır süren bir savaş bu
    Türk subayları arasında
    Bir düşüncedir gelişiyor:
    Çanakkale'de savaşan
    En cesur asker kim?
    Tahmin edildiği gibi siperden başını
    Aşağı indirmeyen Mustafa Kemal ilk sırada
    İkinci kim olabilir?
    Bundan doğuyor tartışma.
    * * * *
    Cepheler arası telgraf yazışmaları
    Dur durak bilmiyor
    Kocaçimen, Conkbayırı, Anafartalar
    Adayımız işte bu, ikinci biziz diyor.
    * * * *
    Ben de zaman gezgini olarak
    Zaman makinemin başındayım
    Zaman saatini geçmişe kurarak
    Büyük kader değişikliğine sebep olmadan
    Yaşanmış yıllara dönülebilir
    Bence geleceğe gidilemez.
    Yaşanmamış bir geleceğin tekrardan
    Yaşanması beklenemez.
    * * * *
    Çanakkale 1915 telgraf yazışmaları
    Zaman makinemin ekranına düşmeye başladı.
    Bir göründüm, bir yok oldum.
    Çanakkale 1915' e
    Zaman ayarını yaptım
    Start düğmesine bastım
    15-20 saniye içinde
    Çanakkale'de olacaktım.
    Mert, yiğit, korkusuz kimmiş
    Gösterecektim dünya aleme.
    * * * *
    Çanakkale'ye geldiğimde
    Göz gözü görmüyordu siperlerde
    Gemilerden atılan bombalar
    Tanımıyordu yaşam şansı
    Bir inanılmazın içine düşeceğimi
    Biliyordum ama inanılmazın bu derece
    İnanılmaz olacağını tahmin etmemiştim.
    * * * *
    Anafartalarda Mustafa Kemal
    Denize en yakın siperde
    Emirler yağdırıyor, bağırıyor
    Sinirli ama çok sinirli
    Ben de o siperde belirdim
    Baktım ayaktayım, yere yattım
    Hedef küçültüm.
    * * * *
    Mustafa Kemal beni gördü
    Yanıma geldi
    Kalk ayağa asker, ne yapıyorsun
    Orada, diye sordu
    Bir kuruşum vardı, düşürdüm
    Onu arıyordum, dedim.
    Ayağa kalktım, asker selamı verdim.
    Mustafa Kemal: Seni tanıdım, çocuk.
    Bu defa durum bambaşka
    Bizden sonrası vatan, bizden sonrası namus
    Bu savaş, Türk'ün Kurtuluş Savaşı'dır
    Savaşacağız, yenilmeyeceğiz.
    * * * *
    Avcı bir ingilizin attığı kurşun
    Ciğerparemi deldi
    Serdar Yıldırım'ın dünyadaki macerası
    Bu kadar kolay son bulamazdı
    Mustafa Kemal dedi: Vuruldun çocuk!
    Kurşun göğsünü parçalamış
    Yaşadığın yıla bir an önce dön
    Kurşun etkisini kaybeder.
    * * * *
    Doğruydu bu.
    Bir süre sonra yaşadığım yıla geri döndüm
    Birkaç gün sonra
    Mustafa Kemal'e bir telgraf gönderdim
    İyiyim, yaşıyorum, mutluyum, yazıyorum
    Daha sonra Mustafa Kemal'den telgraf geldi:
    Sana atılan kurşun düşmanları yok edecek
    O kurşun büyüyecek dev olacak
    Anadolu'da devlet olacak
    Kuracağım Türkiye Cumhuriyeti
    İlelebet payidar kalacak.

    SON


    MAGOSA ZİNDANINDA NAMIK KEMAL İLE BİRLİKTEYİM
    Zaman gezgini olarak 150 yıl önceye gitmeyi düşledim ve Kıbrıs'ta bulunan Magosa zindanında olmayı istedim. Namık Kemal yerde, taş üstünde oturuyordu ve beni görünce ayağa kalktı. İlerici, çağdaş fikirlerle donanmıştı ve bir devlet yönetiminin tek bir kişinin tekelinde olmasını istemezdi. Bana seslendi: " Dur bakalım, aslanım, sen de kimsin böyle? Burada ne işin var? "
    " Ben, gelecekten geldiğimi, söyledim. Tarih 9-2-2024. Adım Serdar Yıldırım, dedim.
    Namık Kemal: " Bak bu çok iyi. Yüz bilmem kaç yıl sonrasından geçmişe dönülüyorsa insanlık çağ atlamış demektir. Ben şimdi burada olmamı özgürlük, bağımsızlık, halkın kendi kendini yönetmesi dememe borçluyum. Arkadaş, sen boş biri değilsin ama dolu biri de değilsin. Senden şüphelendim. Doğrusu ne ise, sen onu söyle. "
    Serdar: " Her sözünüzün altına imzamı atarım. Hepsi doğrudur. Boş değilim ama dolu da değilim. Bir gün dolduğumda dinamit gibi patlayacağım. "
    Namık Kemal: " Ben patladım da ne oldu? Sonradan kendimi bu zindanda buldum. Sen patlama. Sessiz ve derinden git. Bakışlarından anladım. Sen bana saygı duyuyorsun. "
    Serdar: " Sizin fikirleriniz gelecek nesilleri etkiledi. Bu fikirlerden etkilenen çağdaş özgürlük savaşçıları, Anadolu'da Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bunu başardı. Osmanlı sizden 35 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti oldu. "

    Namık Kemal: " Kardeşlik, gel yamacıma sokul biraz. Ben aylardır bu taş üstünde yatıyorum. Sen bir süre burada otursan güç kaybına uğramazsın. "
    Serdar: " Vatan Yahut Silistre adındaki tiyatro oynanırken, sizi yakaladılar ve göz hapsine aldılar. Senaryosunu sizin yazdığınız bu oyun neden bazı kesimlerin işine gelmedi? "
    Namık Kemal: " Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Padişah 1. Abdülaziz'in hafiyeleri geldi ve seni bu oyundan ötürü tutuklamak zorundayız, dedi. Ben bağırarak oynanan tiyatronun konusu hakkında konuşmaya başlayınca iki adım gerilediler. Konuşmam bitince bileklerime kelepçe takmadılar. Öylesine karakola götürüp gözaltına aldılar. Sonrası işte bu Magosa ve zindan. "

    Serdar: " Ben padişahın yerinde olsam, sizi yönetim üstünde tutar, devlet yapardım. Değişen çağa ayak uydurur, Osmanlı İmparatorluğu'na çağ atlatırdım. Böyle gelmiş böyle gider olmaz. Diğer devletler koşarken, Osmanlı'ya yürümek yakışmaz. Yakışmadı zaten. "
    Serdar: " Ey vatan ve özgürlük şairi Namık Kemal. Gelin şöyle dışarı çıkalım. Çayırda yürüyelim. "
    Namık Kemal: " Aman Serdar, sen ne diyorsun? Burası babanın çiftliği değil. Öyle istediğin zaman dışarı çıkamazsın. Sen istedin diye bu iş olmaz. "
    Serdar: " Sayın Namık Kemal, ben istediğim zaman biz dışarı çıkarız. Ben istemedikçe onlar bizi göremezler. Buyrun önden siz yürüyün. Ben sizi takip ederim. "

    Serdar Yıldırım'ın öz benliği, Namık Kemal'in silüeti dışarı çıktı. Magosa Zindanı' nın karşısı çayırlık, çimenlikti. O yöredeki veya o ülkedeki güç sahipleri, defalarca uyarılmalarına karşın, yanlışlarından dönmüyorsa bunda bir sorun var demektir. Cumhuriyet ve özgürlük demeleri için, daha bir süre beklemek gerekir. Bunlar sonradan Cumhuriyet'in ve kişisel özgürlüklerin rahatını gördükçe biz neden bu fikirlere karşı çıktık diye kendilerine kızacaktır.
    Namık Kemal çayırda, çimende yürüdü, koştu. Bazı zamanlar, ben O' na yetişmekte zorlandım. Sonra bir ağacın dibine oturduk.
    Ben: " Sayın Namık Kemal, ben gelecekten geldiğime göre, sizin daha sonraki yaşantınız hakkında bilgi sahibiyim. Siz isterseniz bunları anlatayım. "
    Namık Kemal: " Aman Serdar, ne demek? Kim öğrenmek istemez geleceğinin nasıl olacağını? Anlat bakalım, ben hep burada mı kalacağım? "
    " Siz ne kadardır buradasınız? "
    " 2.5 yıl oldu. "
    " Burada 8 ay daha kalacaksınız. Sonrasında kurtulacaksınız. "
    " Neden? "
    " Çünkü sizi buraya atan padişah 1. Abdülaziz tahttan indirilip yerine 5. Murat gelecek. O da pek çok tutuklu gibi sizi serbest bırakacak. Midilli Adası'na mutasarrıf tayin edileceksiniz. "
    " Bak bu çok iyi. Demek ki, ben bu zindanda çürümeyeceğim. "
    " Siz Kıbrıs'a sürgün edildikten sonra da Vatan Yahut Silistre sahnelenmeye devam etti. İlk 2 ay süresince bu oyun 47 defa oynandı. Daha sonra İzmir ve Selanik'te üç yıl içinde 500 defa sahnelendi. "
    " Ya Serdar, biliyor musun, iyi ki geldin. Bana sevinç ve huzur verdin. Buradan kurtulup özgürlüğe adım atacağım günleri bekler oldum. "

    Daha sonra Namık Kemal'e yaşadığım güne gitmeyi teklif ettim. Saniyesinde evet dedi ve evimde belirdik. Namık Kemal evin salonunda sağa sola bakındıktan sonra, Serdar, bu ne değişik bir ev? Bu, şu, o bunlar nedir?
    " Bu buzdolabı, şu çamaşır makinesi, o televizyon. Şaşırmakta haklısınız. Bunlar sizin zamanınızda yoktu. Hepsi sonradan icat edildi. Buyurun bu odaya geçelim. Orada internet var.
    " Geçelim bakalım. Yeniliğe meraklıyım. Sen de beni şaşırtmaya devam et. "
    " Sayın Namık Kemal, bu internet. Televizyon gibi. Televizyonda başkaları oynatır, sen seyredersin. İnternette sen oynatırsın başkaları seyreder. Bakın az sonra ekranda görünecek. Namık Kemal yazıyorum. Görüyor musunuz, sizin resimleriniz ve hayat hikayeniz çıkıyor. Ben sizin kadar meşhur olsam başka ne isterim. "
    " Gerçeği söylemek gerekirse sen benim kadar meşhur olamazsın. Gelecek nesillerin beyninde benim kadar iz bırakamazsın. Sen bir kartal olsan her yıl aynı yerde yuva kurardın. Ben her yıl değişik bir yerde yuva kurdum ve ilk yuvamı özlemedim. "
    " Görsellere giriyorum, resimleriniz çıkıyor. Sizden 150 yıl sonra resimleriniz gözlerde, gönüllerde. "
    " Aradan bir buçuk asır geçmiş. Dünya eskiyi özler, geleceği gözler olmuş. Ey Serdar Yıldırım, senin amacın nedir? Neden beni rahatsız ettin? "
    " Benim amacım, yaşadığım çağ insanına Namık Kemal adındaki kaliteli bir beyin yapısının tanıtımını yapmaktı. O yüce bir beyindir ki, şiirden kapı açmış, hikaye derken, roman yazmaya yönelmiş. Ben de işe şiirden başladım. Şiir öksüzdür, arayan soran olmaz. Sonra masal, hikaye yazmaya yöneldim. Ben roman yazmaya yönelmeyeceğim. Anlatılmak istenen, kısa ve öz olarak anlatılmalı. "

    " An geliyor ki, 5-10 sayfa hikaye yazmak yetmiyor. Olayı kesin, kati ve detaylı anlatmak gerekiyor. Belki okuyucu hikayedeki karakterin saç şeklini, şapkasını, giyimini, kuşamını merak edecektir. Sen hikaye yazarken bunları aklına getirmez misin? "
    " Tabii ki getirmem. Konuyu kısa keserim. Sonuçta, okuyucunun beyninde ne, neden, niçin ve sebep kalır. Bence 4 sayfalık hikaye 200 sayfalık romana bedeldir. "
    " Eee sıktın ama? Durup dururken kendini övüyorsun. Konu ben değil miyim? Aynı davranışı tekrar edersen, seninle öyle bir kavgaya tutuşurum ki, dünya gelse seni kurtaramaz. Padişah bile benden korktuğundan bu zindana attırdı. "

    Aradan bir dakika geçti. Sertleşen havayı Namık Kemal yumuşattı: " Evde çay var mı, çay? Bir çay demle de içimiz ısınsın. "
    " Evet var. Beş dakikada çayınız hazır olur. Yanında yiyecek bir şeyler de getiririm. Şu an evin ikinci katındayız. Siz isteyin ben pencereden aşağı atlarım. "

    Dünya tarihi boyunca pek çok fikir ve düşünce sistemi insanları etkilemiştir. Bunların bazıları kısa ömürlü olmuştur. Bazıları ise, uzun ömürlü olmuştur. Gelecek yüzyılları şekillendirmiştir. Fakir biri, çağının çok ilerisinde fikirler öne sürse de taraftar bulamamıştır. Tarihin karanlıkları arasında kaybolup gitmiştir. Adam zengindir. Taraftarı, inananı çoktur. Bunların fikirleri bin yıl sonrasına bile ulaşır. Böyleleri dünya tarihinde vardır. İnsanlar, zengini sever. Zenginlik hayranlık uyandırır. Saraylar, köşkler, yalılar vardır. Bunlar hayatlarını sorunsuz yaşar. Alamama durumları yoktur. Parasıyla değil mi, her şeyi alırlar. Gün gelir geleceklerini satın alırlar. Sonunda bize ayrılan zaman doldu. Ayrılık vakti geldi. Magosa zindanına geri döndük.

    Namık Kemal: " Serdar, gel gitme, dedi. Burada benimle kal. "
    Serdar: " Ama, dedim, Sayın Namık Kemal burada kalamam. Daha önce de bizimle burada kal diyenler oldu. Onlarla birlikte kalsaydım, size gelemezdim. Şimdi burada kalırsam geleceğe gidemem. En uzun paylaşımım sizinle olan olacak. Varın izin verin ben gideyim ve yaşadıklarımızı insanlara ulaştırayım. İnanın sevenleriniz milyonları aşacaktır. "
    Namık Kemal: " Dediğin gibi olsun, varsın taraftarım çok olsun. Özgürlük ve bağımsızlık savaşçısı Namık Kemal diye araştırma yapsınlar. Acısını biz çektik sefasını onlar sürsün. O dediğin Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti vizyonunu kaybetmesinler. "

    Bebeklik çağları hariç ağlamayan Namık Kemal'in göz pınarlarından iki damla yaş süzüldü:
    " Ama, dedim, ağlıyorsunuz? "
    " Yok be Serdar, gözüme bir şey mi kaçtı, nedir? Beni rahatsız etti. Ben aylardır bu Magosa zindanındayım. Hep aynı gardiyan ve aynı sessiz gemi. Bu gardiyan benimle bir kelime konuşmadı. Yasakmış! Var git yoluna internet midir nedir, bu hikayeyi hazırla ve okuyucunun ilgisine sun. "
    Sonunda Namık Kemal ile vedalaştık. Evime geri döndüm. Şimdi tarih: 9-5-2024. Ben 90 gün uğraştım bu hikayeyi hazırladım. Okurlar, en çok 9 dakikada okur, bitirirler. Bu onların çabukluğundandır. Onların arasından çıkanlar, Namık Kemal'i benden çok daha iyi anlatacaklardır.

    SON

    ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: KARGA PEŞİNDE

    Mustafa, annesi ve kız kardeşi ile birlikte dayısının çiftliğine gitti. Akşamüstü çiftliğe vardıklarında dayısı onları çok candan bir şekilde karşıladı. Hal-hatır sormalardan, iltifatlardan sonra akşam yemeği yendi. Yemekten sonra bir saat kadar daha sohbet edildi ve ardından geceyi geçirmek üzere odalarına çekildiler.

    Ertesi sabah sabahın erken saatlerinde dayısı Mustafa’ya çiftliğin her tarafını gezdirip gösterdi. Öğle vaktine doğru bakla tarlasına gittiler. Tarlanın kenarına geldiklerinde dayısı parmağı ile tarlasındaki tohumları yemekte olan kargaları işaret ederek: “ Bak Mustafa, şu kargaları görüyor musun? İşte bunlar bizim baş düşmanımız. Ben uğraşayım, çalışayım, onlar gelsinler tohumları yesin bitirsinler. Oh ne ala, ne ala! Kimseye faydası olmaz şu karga murdarının. Yaptıkları anca zarar, ziyan. Bir de şu korkuluğun omuzlarına, kafasına konarlar “ gak gak “ diye öterler yüzlü yüzlü. Korkuluğun sadece adı korkuluk. Şu hale bak. Dört beş karga omuzlarına konmuş, yemişler tohumları, doymuşlar, güneşleniyorlar. Gel Mustafa, kovalım şunları “ diye söylendi.

    Mustafa ile dayısının geldiklerini gören kargalar uçup gittiler. Daha sonra dinlenmek için bir ağacın altına otururlarken Mustafa, dayısına: “ Dayıcığım, bu tarla hep böyle midir? “ dedi. “ Yani içinde çalışan, bekleyen olmadığı zamanlar kargalar tohumları yerler mi? “

    Dayısı: “ Yerler Mustafa’m yerler. Bunlar sahipsiz bir tarla görmesinler. Onu, yirmisi toplanır gelir. Böyle gündüzleri tarlada beklemezsen birkaç haftaya kalmaz toprakta bir tek tane bırakmazlar” dedi.

    Bunun üzerine Mustafa konuyu toparlama ihtiyacı hissetti: “ Peki dayıcığım, o zaman kargalar tohumları yiyip bitirmesinler diye sabahtan akşama kadar bekçilik yapmak zorunda kalıyorsunuz. “

    “ Aynen dediğin gibi oluyor Mustafa. Çiftlikte yapılacak bir sürü iş varken, ben buraya gelip karga peşinde koşuyorum. Ne yaparsın ki, bu bakla tarlası çok önemli. Baklalar olgunlaşınca hem kendimize yemeklik oluyor, hem de arabaya yükleyip pazarda satıyorum; iyi de para ediyor. “

    “ Demek ki burada bekçilik yapmak işleriniz için büyük engel teşkil ediyor, sevgili dayıcığım. O halde izin verirseniz yarından tezi yok kardeşim Makbule ile gelip burada bekleriz. Siz de çiftlikteki işleri yoluna koyarsınız. Kargaların tarlanızdan bir tek tohum yemelerine izin vermeyeceğimi bilmenizi isterim. “

    “ Hay, sen aklınla bin yaşa, Mustafa! Bak bu hiç aklıma gelmemişti. Daha önce defalarca düşünüp de içinden çıkamadığım bu büyük sorunu kolayca çözüverdin. Bugün akşama kadar burada kalırız. Tarla bekçiliği nasıl yapılır iyice öğrenirsin. Zaten zor bir tarafı yok canım. Biraz dikkatli olup kargaları kollaman yeterli. Akşama çiftliğe dönünce annene ben söylerim. Onun da rızasını almak lazım. “

    Ertesi sabah erkenden yengesinin hazırladığı börekleri bir torbaya koyan Mustafa kız kardeşi Makbule ile birlikte dayısının bakla tarlasına geldi. Gelir gelmez de, tarlaya inen kargaları kovalamaya başladılar. Öğle vaktine doğru ikisi de çok yorulmuştu. Bunun sebebi: Bir defa tarla oldukça büyüktü. Bir tarafa üç beş karga tohumları yemek için gelseler Mustafa ile Makbule hemen koşuyorlar kargaları kovalıyorlardı. Aynı kargalar uçuyorlar, tarlanın öteki tarafına iniyorlardı. Tarlanın bir başından bir başına koşup durmak onları yormuştu. İşin içine başka kargalar da karışınca durum iyice çekilmez hal almıştı.

    Öğle vakti bir köşede oturup yengesinin hazırladığı börekleri yerlerken Mustafa Makbule’ye sorunu kökünden halledecek bir yöntem bulduğunu söyledi ve şunları ekledi: “ Makbule, kargaların bize oynadığı oyunun bilmem farkında mısın? Biz bu tarlaya gelir gelmez acemi olduğumuzu anladılar. Uygulamak istediğim yöntem oldukça basit. Tarlanın ortasında bulunan kulübenin içinden tarlayı enlemesine bölen bir çizgi çektiğimizi farz edelim. Bu çizgi tarlayı iki eşit parçaya böler. Yukarı tarafta kalan parça biraz meyilli, burası benim olsun. Aşağı tarafta kalan parça dümdüz, burası da senin olsun. Herkes kendi bölgesindeki kargaların kovalanmasından sorumlu olacak. Eğer kendi bölgenin ortalarına yakın bir yerde durmaya özen gösterirsen sabahki yorgunluğunun iki kat azaldığını fark edeceksin. Şimdi konuyla ilgili bana sormak istediğin bir şey var mı? “

    “ Ne diyebilirim ki Mustafa abi. Sen yapmamız gerekeni tam olarak anlattın. Burada bana düşen görev anlattıklarını eksiksiz olarak uygulamamdır. “

    “ Aferin sana Makbule. Senin gibi söz dinleyen, kavrayışı kuvvetli bir yardımcı ile çalışmak benim için şereftir. Bu başarı sadece benim değil, ikimizin başarısı olacaktır. Şimdi biraz acele edelim, böreklerimizi yiyelim de işe başlayalım. Bak kargalara, meydanı boş bulunca nasıl da çoğaldılar. Belki şu an için tarlanın üstünde uçmaktan başka bir şey yaptıkları yok ama eğer acele etmezsek birer ikişer tarlaya inmeye başlayacaklarına eminim. Dayıma, kargaların tarlanızdan bir tek tohum yemelerine izin vermeyeceğim, diyerek söz vermiştim. “

    Mustafa’nın kendi buluşu olan yöntem başarılı oldu. Akşamüstü hava kararmaya başladığında kargalar geceyi geçirmek için konaklama yerlerine giderken aç ve yorgundular. Çiftlikte yenen akşam yemeğinden sonra Makbule, o gün olanları ve kargaların üzgün ve perişan bir şekilde gidişlerini anlatırken, odada bulunanlar kahkahalarla gülmekten kendilerini alamıyorlardı. Annesi Zübeyde Hanım, “ Benim Mustafa’m çok akıllıdır “ diyerek sarı saçlı, mavi gözlü oğlunu gururla alnından öperken, Mustafa vakur halini hiç bozmadan duruyor, sadece gülümsemekle yetiniyordu.

    SON

    Serdar Yıldırım

    ATATÜRK'ÜN LİDERLİK SIRLARI

    Tutku Yayınevi

    7. Basım Haziran 2011

    Sayfa 40 - 53

    YAŞAMA YÖN VERENLER

    Atatürk'ün Çocukluk Anıları

    Ata Yayıncılık - Ankara 2012

    Sayfa 15 - 36